Bu kitap sizi rahatsız edebilir. Eğer psikolojik gerilimden, yoğun travma temalarından ya da zihni yoran anlatılardan kolay etkileniyorsanız, okumaya başlamadan önce bunu bir kez daha düşünmenizi öneririm. Özellikle on sekiz yaşın altındaki okurlar için uygun değildir.
Bu roman yalnızca bir cinayet hikâyesi değildir. Yalnızca bir polisiye de değildir. Aslında bu kitap, insan zihninin sınırlarını anlatmaya çalışan bir yolculuktur.
Hayat boyunca birçok insanla tanışırız. Bazıları hayatımıza dokunur, bazıları yalnızca yanımızdan geçip gider. Fakat en uzun süre birlikte yaşadığımız kişi, kendimiziz. Buna rağmen belki de en az tanıdığımız insan yine kendimiz oluruz.
İnsan zihni, unutabilmek için hatıraları saklar. Korunabilmek için gerçekleri değiştirir. Dayanabilmek için yeni yollar üretir. Bazen öyle yollar üretir ki insan, kendi gerçeğini bile sorgulamaya başlar. Bu roman tam olarak o çizgide yürümektedir. Burada iyi ile kötü arasındaki sınırlar her zaman belirgin değildir. Haklı olan her zaman masum değildir. Suçlu olan da her zaman canavar değildir. Çünkü insan, yaşadığı acılar kadar değişir. Bazen iyileşir. Bazen kırılır. Bazen ise kırıldığı yerden bambaşka birine dönüşür.
Roman boyunca psikolojik travmalar, çocukluk istismarı, cinayet, kayıp, manipülasyon, ruh sağlığı hastalıkları ve insan psikolojisinin karanlık yönleri işlenmektedir. Anlatılan olayların amacı şiddeti yüceltmek ya da herhangi bir ruhsal rahatsızlığı romantize etmek değildir. Tam tersine, insanın yaşadığı görünmeyen savaşları anlamaya çalışmaktır. Özellikle Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu, toplumda en çok yanlış anlaşılan psikiyatrik rahatsızlıklardan biridir. Bu eser akademik bir çalışma değildir; tamamen kurgu bir romandır. Ancak karakterleri oluştururken bilimsel kaynaklardan ve psikolojik araştırmalardan mümkün olduğunca yararlanmaya çalıştım. Kurgu ile gerçeğin kesiştiği yerde ortaya çıkan soruları ise okurun yorumuna bıraktım.
Ana karakterimiz Tarık Soylu... Hayatı boyunca kaybetmeyi öğrenmiş bir adam. Çocukluğundan beri adaletin herkese eşit davranmadığını gören, acılarıyla yaşamayı değil onları yönetmeyi öğrenen biri. Fakat insan gerçekten kendi zihnini yönetebilir mi? Yoksa bazen zihnimiz bizi yönetmeye mi başlar? İşte bu hikâye, biraz da bu sorunun peşinden gidiyor.
Adalet Apartmanı yalnızca dört katlı eski bir bina değildir. Her dairesi başka bir hikâyeye, her kapısı başka bir yaraya, her koridoru başka bir sırra açılır. Ve bazı sırlar, öğrenildikleri anda insanı geri dönülmez biçimde değiştirir. Bu kitabı yazmaya başladığımda yalnızca sürükleyici bir hikâye anlatmak istemiyordum. Okurun, karakterlerin yalnızca yaptıklarını değil, neden yaptıklarını da sorgulamasını istedim. Bir kararın, bir travmanın, bir sessizliğin ya da söylenmeyen tek bir cümlenin yıllar sonra nelere dönüşebileceğini göstermek istedim.
Belki bazı karakterlere öfkeleneceksiniz. Belki bazılarını affedemeyeceksiniz. Belki de hiç beklemediğiniz bir anda, en çok korktuğunuz karaktere hak vereceksiniz. Çünkü hayat, siyah ile beyazdan ibaret değildir.
Ve adalet bazen kanunlardan önce vicdanda başlar. Kitabı bitirdiğinizde olayları yeniden düşünme ihtiyacı