Kitaplar Özellikler İletişim İndir
AŞİNA
Gençlik

AŞİNA

2Beğeni
8Okunma
4 Bölüm
31,178Kelime
2 saat 36 dkSüre
10.02.2026Tarih
''En çok onu mu sevdin? Ha Bade? Bu dünya da en çok onu mu sevdin?''

Acıyla gülümsedim. Arsız bir damla süzüldü göz pınarlarımdan.

''En çok değil. Bu dünya da sadece onu sevdim.''


''Varla yok arasında. imkanla imkansızlığın kucağında. Tüm mümkünlerin kıyısında. En derinim de hatta. Bazı vakitler ise hayallerimin bile uzağında.''

Ben Bade. İstekleri dünyaya ağır gelen, hayal kuran, her hayali başına yıkılan Bade. Ben Bade hep sevdikleriyle sınanan, her defasında kaybeden Bade. Ben Bade. Yine kurduğu düşlerin ve dahi güvendiği dağların üzerine acımasızca yıkılışını seyreden Bade. Ben Bade Vuslat Sağlam. Doğduğu gün ölmek zorunda kalan hasret çekmek kaderinde olan.

Giriş


Ağır ama seri adımlarla ilerliyordum iskeleye doğru. Adımlarımın ağırlığı mecaz anlamını yitirmiş, gerçek anlamda bedenime acı veriyordu. Oysa ki koşmak istiyordum. Koşmak değil uçmak, onun omzunda nefeslenmek istiyordum. Çok olmuştu güvendiğim omzunda nefeslenmeyeli. Çok olmuştu kokusunu ciğerlerime doldurup yaşamak denen şeyi iliklerimde hissetmeyeli. Yaşamayı bırakalı çok olmuştu. Şimdi ise tüm dünyaya haykırarak koşup boynuna sarılmak, kaburgasından içeri girmek orada sonsuzluğa ulaşmak istiyordum. Yarım kalmak zorunda olduğunu düşündüğüm masalımızı kaldığı yerden değil en başından, en güzel haliyle yazmak istiyordum. 


Adımlarım daha da sıklaştı. Nefesim kesikleşti. Birazdan duyacağım kokunun hayaliyle zihnim bulanıklaştı. Tüm bedenim onun arzusuyla dolup taştı. Her zerrem alev alırken bir kez daha nefeslendim. Tam karşı da iskelenin üzerindeydi. Sırtı bana dönük, bacaklarını aşağı sarkıtmış vaziyette oturuyordu -her zaman ki gibi-. Bir an durdum. Aramızda sadece yirmi metre vardı belki. Henüz fark etmemişti beni. Yüzümde ki tebessümü saklayamıyordum bir türlü. Sanki asırlar geçmişti en son gülüşümüzün üzerinden. Şimdi ise yerine yeni gülüşlerin, yeni tebessümlerin zamanıydı. Birbirimize içimiz gidercesine bakmanın, bakarken sevgiden ölmenin, sonra tekrar dirilip yine birbirimizin dudaklarında yaşam bulmanın vaktiydi. 


Daha da yaklaştım. Tam dibine geldiğimde hiç sesimi çıkarmadan usulca oturdum yanına. Aynı şekilde bacaklarımı aşağı sarkıtıp karşıda ki deniz fenerini izlemeye başladım. Kedime en yakın bulduğum, ayna misali kendi yansımamı gördüğüm deniz fenerini. Ben de onun gibiydim ne de olsa. Yalnız ama dik. Dalgaların her çarpışında sarsılan ama bir milim yerinden oynamayan, her yanına ışık saçıp kendi içi zifiri karanlık olan. Tıpkı Bade gibi. Tıpkı ben gibi. Hala sessizdi. Yüzü solgun, gözleri ise uzaklarda. Ben de sessizdim. Cesaret edemiyordum konuşmaya. Sanki her şey benim suçummuş gibi mahçuptum. Oysa ki en masum olan ben değil miydim bu hikayede. Buraya gelene kadar onca şey düşündüm. Ne söyleyeceğimi hatta ne tepki vereceğimi bile. Şimdi ise tek kelime edecek cesareti bulamıyordum kendim de. Oysa ben cüretkarlığın ve cesaretin ete kemiğe bürünmüş hali değil miydim? 


Aşk bazen insanın kimliğini de değiştiriyormuş. Bunun en büyük örneğini kendimde görüyordum. Eski ben değildim. Artık o kadar cüretkar değildim mesela. Yapacağım, söyleyeceğim şeyleri kırk elekten geçirir, yine de ikna olmayıp çoğu yerde susmayı ve olduğum yerde kalmayı tercih ediyordum. Cesurda değildim artık. Zira çok şeyim vardı. Deli gibi korktuğum, aklıma gelişiyle bile kaburgamın ciğerlerime battığını hissettiren korkularım vardı. Kaybetmek korkusu. Bu korkuyu tam üç yıl önce kaybetmiş, altı ay önce ise en yoğun haliyle yeniden bulmuştum. Peki yaşamamış mıydım korktuğum şeyi? En alasını yaşamıştım hemde. Yanımda ki adamı kaybetmekten ödüm patlama noktasında yaşamıştım aylarca. Onsuzluğu düşünmek bile diken gibi batmıştı boğazıma.