Yüzüne vuran sıcak hava dalgasını içine çekti. Nefesi, göğsünde ağır ağır yükselirken, bu bunaltıcı sıcaklığın içinde gizlenen tuhaf serinlik onu bir anlığına duraksattı. Yaz sıcağının ortasında, insanın tenini yakması gereken havanın böylesine çelişkili bir ferahlık sunması kafasını karıştırmıştı. Bu kısa an, zihninde asılı kaldı; ne tam anlamıyla rahatlatıcıydı ne de bütünüyle boğucuydu.
Ayağındaki postallar, yaz mevsimine hiç yakışmayan bir inatla oradaydı. Üstelik, bir önceki gün yağan yaz yağmurunun bıraktığı çamur izleri hâlâ üzerindeydi; kurumuş, koyulaşmış ve kendini ele veren lekelerle. Giydiği her şey gibi, bu postallar da burada fazla, burada yanlış görünüyordu.
Dışarıda güneş yoktu. Aksine, hava kapalıydı; öyle kapalıydı ki, sanki yazın ortasında değil de kışın donuk bir günündeymiş gibi hissettiriyordu. Gökyüzü ağırdı, griydi. Eğer bu anı fotoğraflasa ve aylar sonra, kış vakti açıp baksa, mevsimi karıştırdığı için kendine kızmazdı. Bu kadar yanıltıcıydı.
Bakışlarını gökyüzünden çekip karşısında yükselen girişe çevirdi. Mirhan Vakıf Üniversitesi’nin ihtişamlı, soğuk ve mesafeli girişi… Büyük, gösterişli, insana ait değilmiş hissi veren bir yapıydı. Sanki içeri giren herkes, önce kim olduğunu kapının önünde bırakmak zorundaydı.
Yanından gelip geçenlerin ardında bıraktığı
ağır ve pahalı parfüm kokuları, mermer zeminde yankılanan topuklu ayakkabı
tıkırtıları, kulak tırmalayan sahte kahkahalar… Hepsi üst üste biniyor,
birbirine karışıyor ve tek bir şey söylüyordu: Buraya ait değilsin.
Mirhan Vakıf Üniversitesi’ne. Gerçekten de ait olmadığı yere.
Sıkıntılı bir nefes verdi. Göğsünde biriken ağırlığı dışarı atmaya çalışır gibi, bakışlarını girişten ayırmadan ilerlemeye başladı. Her adımı sertti, bilinçliydi, kararlıydı. Dış görünüşü, üzerindeki kıyafetler, yürüyüşü; her şey onun bu okula ait olmadığını haykırıyordu ama buna rağmen burada var olmaya devam edeceğini biliyordu. Bu, sessiz ama inatçı bir meydan okumaydı.
Kendisine dönen birkaç yargılayıcı bakışı fark etti. Bazıları kısa, bazıları uzun; bazıları meraklı, bazıları küçümseyiciydi. Hiçbirine aldırmadı. Bakışlarını, büyük bir özenle bu sahte sarayın yerlerini parlatan annesine çevirdi. Gözleri onu aradı ve hemen buldu. Oradaydı. Yine sabahın köründe kalkmış, her gün sildiği yerleri yeniden silmek için kahvaltı bile yapmadan evden çıkmış, bu buzdan saraya gelmişti.
Onu gördüğü anda yüzüne yerleşen gülümsemeye engel olamadı. İri gözleri, ilk olarak annesinin iş kıyafetinin sol tarafına işlenmiş okul amblemine takıldı. Kısa bir an için yüzünü buruşturur gibi oldu; o arma, o isim, o soğuk ihtişam… Ama hemen toparlandı. Dudaklarına bir şarkı edasıyla annesinin adını taşıdı.
“Hande Sultan,” dedi gülerek. “Erkencisin bakıyorum.”
Kızının sesini duyan kadın irkildi. Yaptığı işe fazlasıyla odaklanmış olması, bu ani karşılaşmayı beklemediğini ele veriyordu. Bu hâli Dila’yı güldürdü.
“Dila’m!” dedi kadın sevinçle. Kollarını açtı ve bir an bile beklemeden kızına sarıldı. “Yalnız mı geldin?”
Henüz kolları birbirine dolanmışken gelen bu soruya