Okyanusların birbirlerine karışmamaları bilim değil… Kadim bir mühürdü sanki.
Buna inansam kendime ne olarak adlandırmam gerekirdi? Hayalperest mi? Yoksa gerçeklerin kıyısında dolaşan bir Oşinograf mı?
Deney tüpünü her sallayışımda su hafifçe bulanıyor, ama durduğum anda iki farklı su kütlesi yeniden eski çizgisine kavuşuyordu. Bilim bunu akıntılarla, sıcak-soğuk dengesiyle, mineraller ve planktonlarla açıklamıştı açıklamasına… fakat ben her gördüğümde büyülenmeyi bırakmıyordum.
Sanırım 19. yüzyılda doğmamak benim talihsizliğimdi. O dönemde yaşasaydım, hiç düşünmeden efsanelere bahsimi yatırırdım.
Eski bir inanışa göre sol tarafımda, daha koyu bir renk taşıyan Atlantik Okyanusu’nun altında bir krallık yatıyordu. İnsanlarının olağanüstü güzellikleri ve kibirleriyle anılan, dizilere ve filmlere konu olan kayıp uygarlık: Atlantis.
Sağ tarafımda ise Pasifik’in engin derinliklerinin altında çok daha eski bir uygarlık olduğu söylenirdi; Mu halkı. Tonlarca suyun altında gömülmüş, bilimde, teknolojide, sağlıkta ve mimaride çağlar ötesi bir toplum…
Bu iki dünya—Atlantis ve Mu—sular altına gömüldükleri andan beri görünmez bir savaşın içindeydi. Atlantis’in soyluları, Mu’dan çalıp yağmalamış; ardından savaşlar çıkmıştı.
Ve Poseidon’un öfkesi nihayet bir gün yeryüzünü titrettiğinde iki krallığın arasına görünmez bir set çekilmişti. O seti aşmaya çalışan herkes ışığa kapılıp taşa dönüşüyor, Mu halkı korkudan yaklaşamıyor, Atlantisliler ise kibirlerinden vazgeçmiyordu.
Ta ki Atlantis’in genç Prensesi Moyen, Mu’nun Prensi Sapro’ya âşık olana kadar…
“Mrs. Karen! Fırtına çıkmak üzere, dönmeliyiz! Hemen!”
Kaptan Tose’nin rüzgârla yarışan sesi beni düşüncelerimden kopardı. Gözlerimi kısıp elimi siper ederek gökyüzünde toplanan gri bulutlara baktım. Teknenin metal aksamı rüzgârla inliyordu.
Elimdeki örnek kabını titreyen ellerimle çantaya yerleştirmeye çalışırken, yüzüme çarpan tuzlu su nefesimi kesiyordu. Buraların fırtınaları meşhurdu… ölümle anılan bir meşhurluk.
İki okyanusun birbirine çarpışı hızlanmıştı. Tuz kokusu boğazıma kadar doluyordu.
“Kaptan, gidelim! Geliyorum!”
Sesim dalgaların çığlığına karışsa da kaptan söylediğimi anlamıştı. Sarı yağmurluğunun kapüşonunu başına geçirip köşke tırmandı. Tekne, Karayip, rüzgârın hışmıyla sağa sola devriliyor, her adımda beni yalpalatıyordu.
“Tanrım… lütfen bugün ölme planım yok. En azından örnek tüplerini teslim edene kadar.”
Fısıltım biter bitmez gökyüzü mavi ve mor ışıklarla yarıldı. Bir yıldırım, görenin kalbini yerinden sökecek bir gürültüyle koptu. Çığlığım boğazımdan fırladı. Tutunduğum demiri bırakıp koşmaya yeltendim ama zemindeki su ayaklarımı kaygan bir tuzak gibi yakalıyordu.
Teknenin kıç tarafında bir yıldırım daha patladı. Elektrik kokusu ciğerlerime doldu.
“Seni kızdırmak istemem ama biraz yavaş!” diye bağırdım göğe.
Yıldırımlar bir anlığına durakladı. Bu bana verilmiş bir merhamet miydi, yoksa yanılsama mı… Bilmiyordum.
Ama bilmediğim bir şeyi biliyordum: Koşmalıydım.
Merdivenlerin demirine uzandığım anda tekne birden sola yattı. Dengemi kaybettiğimde nefesim kesildi. Parmaklarım metalden kaydı.
Ve o an…
Bütün sesler sustu.
Boğucu bir sessizlik çöküp beni içine çekti.
Sırtım suyla buluşurken dünyam bir anlığına karardı.
Gökyüzünden kopan en parlak yıldırım, tam üzerime düşerken gözlerim istemsizce kapandı…