ATMACA
🦅 MERHABA ARKADAŞLAR!
Yepyeni bir kurgu, yepyeni bir heyecanla yeniden karşınızdayım!
Biliyorsunuz, Kızıl Börü artık yavaş yavaş finale doğru emin adımlarla ilerliyor... Ama ben o final yolunda sizi asla hikayesiz bırakmak istemedim. Kalbimde ve kalemimde biriktirdiğim o yeni heyecanı, Atmaca'yı artık sizinle paylaşma vaktim geldi.
Bu hikaye benim için çok, ama çok özel... Çünkü benim de çocukluğum o masalları andıran Ürgüp'ün tozlu yollarında, sarımtırak taş evlerinin arasında geçti. Sokaklarında yankılanan nal seslerini, güneşin insanın kemiğini ısıtan o kuru sıcağını bizzat yaşayarak, soluyarak yazdım her satırını.
Başkarakterimiz Devran'ın o buz gibi duruşunun ardındaki koca yangını, Suna'nın ise o yangından habersiz bir gölgeye sığınışını ilmek ilmek işledim. "Merhameti gizli, öfkesi aşikar" bir adamın, sevdiğini yakmamak için ona nasıl uzak kaldığını, o "Abi" duvarının ardında nasıl kanat çırptığını beğenir ve keyifle okursunuz.
Umarım Devran ve Suna’nın sevdası sizi de en az benim kadar etkiler.
Desteklerinizi, yorumlarınızı ve o güzel beğenileriniz eksik etmeyin. Hadi bakalım, kafes açıldı...
Keyifli okumalar dilerim!
2006 Ürgüp Haziran
Güneş, Ürgüp’ün o kendine has, tüf kayalardan oyulma sarımtırak tepelerine henüz tam tepeden vuruyordu. Mevsim yazdı ama Kapadokya’nın yazı başka türlü gelirdi; insanın tenini değil, kemiğini ısıtan kuru, tozlu ama şefkatli bir sıcak…
Taş döşeli daracık ara sokaklar, sanki yüzlerce yıllık bir sırrı saklar gibi kıvrım kıvrım yukarı mahallelere uzanıyordu. O sokaklarda yankılanan sesler, sadece bir gürültü değil, kasabanın nabzıydı. Nal sesleri… Takır, tukur, takır, tukur… Yükünü vurmuş bir eşeğin, sahibinin "dehh" nidasıyla hızlanan adımları, taştan yapılma o devasa konakların, serin avlulu evlerin en mahrem odalarına kadar girerdi. Sokak aralarında koşturan çocukların bağırışları, toza bulanmış dizleri ve güneşten kavrulmuş enseleriyle o yokuşları bir solukta çıkışları, taş duvarlara çarpıp geri dönerdi.
Ürgüp hem renkli hem de mahşeri bir kalabalığın içindeydi o sene. Haziran demek, toprakla uğraşan adamın bayramı demekti. Kimisi bağ bozumuna hazırlık olsun diye asmaların filizlerini buduyor, kimisi sabahın seherinde kalkıp yaprak topluyor, kimisi de hasat ettiği patatesin, kabağın suyunu veriyordu. Herkesin elleri nasırlı, alınları terli ama yüzleri gülüyordu. Yokluk yoktu belki ama çokluk da emeksiz gelmiyordu. Herkes meşguldü, herkes halinden memnundu.
Kasabanın en tepesinde, Esbelli taraflarında, sırtını kayaya yaslamış, önü alabildiğine vadi manzaralı o çokta büyük olmayan taş evde ise zaman daha yavaş akıyordu. Burası Hacı Raşit Ağa’nın eviydi. Ürgüp’ün "Ağa"sıydı o. Sadece zenginliğinden değil; fukaraya açtığı kapıdan, gençlere verdiği işten, sözünün senet sayılmasından gelirdi ağalığı. Yıllarca ticaretin, toprağın tozunu yutmuş, oğullarını evermiş, kızlarını yuva sahibi yapmıştı. Artık elini eteğini dünyalıktan çekmiş, "Benden bu kadar, sıra gençlerde" diyerek köşesine çekilmişti.
Ama Hacı Raşit’in köşesi boş durmazdı. Onun yeni dünyası, ilk göz ağrısı torunu Devran