Gece Noxaria’yı sarmıştı; taş sokaklar sessizliğe gömülmüş, yalnızca rüzgârın ve uzaktan gelen bir baykuşun sesi yankılanıyordu. Ama ben biliyordum ki, bu sessizlik yanıltıcıydı. Şehrin gölgeleri fısıldıyor, gözlerini üzerime dikmiş bir izleyici gibi beni takip ediyordu.
“Harika,” diye mırıldandım, “uyandığıma memnun olacak kadar şanslı değilim sanırım.”
Kapı aniden aralandı; Kael girdi. İnsan formundaydı ama omuzlarının ardında taşıdığı güç, bir ejderhanın ağırlığını taşıyor gibiydi.
“Sabahın köründe melodramatik misin, cadı?” dedi, gözlerinde alaycı bir parıltı.
“Sabah mı?” dedim, nefesim hâlâ düzensiz. “Burası sabah değil, ölü sessizliği.”
Kael hafifçe gülümsedi. “Eğer Noxaria’da sessizliği ölü sessizlik sanıyorsan, pek haklı sayılmazsın.”
Tam o anda Alaric belirdi. Sessiz, gölge gibi. Koyu gözleri, lambaların titrek ışığında daha da derinleşmişti. Parmaklarında hâlâ yemin kanı titriyordu; her hareketi kontrollü, her bakışı keskin.
“Liyra,” dedi Alaric, sesi derin ve ciddiydi, “hazır olmalısın. Bu gece… hiçbir şey göründüğü gibi olmayacak.”
“Hazır mıyım?” dedim, titrek ama meydan okur bir sesle. “Hangi lanet için?”
Kael omuz silkti. “Hazır olmasan da fark etmez; kaderin seni zaten burada bekliyor.”
Rüzgâr bir anda hızlandı; pencere perdeleri savruldu, gölgeler dans etmeye başladı. Ay ışığı odama süzüldü ve kanımın hafif titreşimiyle birleşti. Cadılık gücümün varlığını hissettim. Vampirlerin sessiz bakışı, Kael’in ateşle dolu varlığı… hepsi bir test gibiydi.
“İşte burası benim evrenim,” dedim kendi kendime. “Karanlık, karmaşık ve kesinlikle rahat değil.”
Kael kıkırdadı. “Zaten rahat olmak sana göre değil, cadı.”
Ama bu gece, kaos eğlenceli değildi. Bu gece, benim sınavımdı. Ve ben… sınavın tam ortasındaydım, üç gücün kesişim noktasında: cadılık, vampir yeminleri ve ejderha ateşi.
Sessizlik derinleşti. Ama ben biliyordum ki, bu sessizlik yalnızca başlangıçtı. Gece henüz başlamıştı.
🔮
Şehir sessiz görünüyordu, ama sessizlik yanıltıcıydı. Her adımımda taş döşeli sokaklardan yankılanan ayak sesim, yalnız olmadığımı hatırlatıyordu. Kan kokusu rüzgârla birlikte burun deliklerime doldu; vampirlerin yakın olduğunu bilmek ürperticiydi, ama bir yandan da tanıdık bir tehlike hissi veriyordu.
“Harika,” dedim kendi kendime. “Beni bulmuş bir şehir ve karanlık… sanırım bu geceyi seveceğim.”
Kael yanımda yürüyordu. İnsan formundaydı, ama omuzlarındaki güç bir ejderhanın ağırlığı kadar hissediliyordu.
“Ne kadar dramatiksin, cadı,” dedi alaycı bir tonla. “Sanki ay seni özel olarak hedef almış.”
“Ve olabilir,” dedim. “Çünkü ay, cadılar için en iyi dosttur… ya da en tehlikeli düşman.”
Alaric sessizce önümde yürüyordu. Gözleri karanlıkta parlıyordu; parmak uçlarında titreyen yemin kanı, varlığını her an hissettiriyordu.
“Liyra,” dedi Alaric, sesi derin ve ciddi. “Bir şey fark ettim… senin kanın davetkar bir ışık gibi. Bunu hissedebiliyor musun?”
“Harika,” dedim, hafif bir gülümsemeyle. “Davetiye istememiştim ama sanırım kabul ediyorum.”
Kael bir kahkaha attı. “Büyülerini hissedebiliyorum. Onu görenler sabırsızlanıyor; seni sınayacaklar.”
“Kim?” dedim, karanlığa dikilmiş gözlerle.
“Vampirler… ve belki de başka karanlık şeyler,” dedi Alaric.