Birinci Bölüm
Sena'nın yani benim hayatında bazı günler vardı, insan sabah gözlerini açtığında akşamı görebileceğimden bile şüphe ediyordum. O gün de onlardan biriydi.
Sabah telefonumun alarmını üçüncü kez ertelediğimde saat yedi kırk ikiydi. Dersim sekiz buçukta başlıyordu. Üniversiteyle evimizin arasındaki mesafeyi, otobüslerin keyfine ve İstanbul trafiğinin o sabah hangi insanı kurban seçmek istediğine bağlı olarak hesapladığımda önümde iki ihtimal vardı: Ya derse yetişecektim ya da hocamın kapıyı yüzüme kapatmasını uzaktan izleyip akademik hayatıma bir tabure üzerinde son verecektim. Yatağımın içinde doğruldum. Telefonuma baktım. Sonra saate bir daha baktım. Ardından hayatımda yaptığım bütün yanlışları düşünerek başımı yastığa geri bıraktım.
“Ben bugün okulu bırakıyorum.” Kapının arkasından annemin sesi geldi. “Peki, kahvaltıyı da bırakıyor musun?” Gözlerimi kapattım. “Anne, ben ciddi bir karar aldım.”
“Ben de ciddi bir karar aldım. Beşe kadar uyuyacaksan akşam yemeğini sen yapacaksın.” Yorganı üzerimden attım.
“Hayatım boyunca eğitim sisteminin kölesi olacağım!”
“Peynir de bitmiş. Markete uğra!” İşte annem buydu. İnsan psikolojisiyle ilgili bütün kitapları bir kenara bırakıp beni üç cümlede hayata döndürebilen kadın.
Adım Sena Yılmaz. Yirmi bir yaşındayım. Üniversitede son sınıf öğrencisiyim. Bölümümün ne olduğunu soracak olursanız, insanlara bölümümü söylediğimde yüzlerinde beliren o meşhur “Haa, güzelmiş” ifadesinden mesleğimin ne kadar geniş bir gelecek vadettiğini anlayabilirsiniz. Kendi hâlimde, kendi yağımda kavrulmaya çalışan bir öğrenciydim. Tabii kendi yağımda kavrulmak için önce yağ alabilecek paramın olması gerekiyordu. O da ayrı bir meseleydi. Yatağımdan kalkıp dolabıma yöneldim. İçinden siyah pantolonumu, beyaz gömleğimi ve üzerine giyebileceğim ince hırkamı çıkardım. Saçlarımı tepemde alelacele toplarken aynadaki yansımamla göz göze geldim. “Bugün sakin olacağız Sena,” dedim kendime. Aynadaki kız bana inanmadı. Ben de kendime inanmadım açıkçası.
Çünkü ben sakin olmaya karar verdiğim her gün mutlaka bir şey kırar, bir yere takılır, birine çarpar ya da ağzımdan çıkmaması gereken bir cümleyi tam da çıkması gereken en yanlış anda söylerdim. Geçen hafta üniversitenin kantininde elime aldığım kahveyi yanlışlıkla bölüm başkanının gömleğine dökmüştüm. Adamın yüzüne bakıp özür dilemek yerine, “En azından kahveniz sıcak hocam,” demiştim. O günden beri beni gördüğünde gözlüğünü düzeltiyordu. Bunun bilimsel açıklamasını bilmiyordum ama sanırım adamın gözleri benimle karşılaşınca kendini korumaya alıyordu.
Mutfağa girdiğimde annem tezgâhın başında ekmek dilimliyordu. Babam masanın bir ucunda çayını içiyor, küçük kardeşim Ece ise telefonuna bakarak bir şeylere gülüyordu. Ece on altı yaşındaydı ve kendisini dünyanın en zeki insanı sanıyordu. Bu konuda haklı olabileceği tek alan, beni sinir etme konusundaki olağanüstü yeteneğiydi. Sandalyeyi çekip oturdum. “Benim kahvaltım nerede?” Annem önüme bir tabak koydu. “Orada.”
Tabakta iki zeytin, bir parça peynir ve yarım dilim ekmek vardı. Kaşlarımı kaldırdım.
“Anne, ben üniversite öğrencisiyim. Beyin