Deniz her yerde aynı kokar sanırdı insanlar. Oysa Neva için her denizin kokusu biraz farklıydı. Bazısı çocukluktu, bazısı kaçış, bazısıysa… adını koyamadığı bir sızı. Şu an karşısında uzanan deniz, ne çocukluğa benziyordu ne de kaçışa. İtalya’nın küçük sahil kasabası, akşamın altın ışığıyla canlı bir tablo gibi uzanıyordu önünde. Dar taş sokaklardan aşağıya doğru süzülen insanlar, ellerinde dondurmalar, omuzlarında güneşin son sıcaklığı… her şey fazlasıyla “yerindeydi.” Ama Neva için hiçbir şey yerinde değildi. Hemen arkasındaki fırından yeni çıkmış focaccia kokusu rüzgârla birlikte gelip burnuna çarptı. Zeytinyağı ve taze ekmeğin o davetkâr sıcaklığı… başka bir zaman olsa onu çocukluğuna götürebilecek kadar güçlü bir kokuydu. Ama şimdi sadece yabancıydı. Bir masada oturan üç İtalyan amca, yüksek sesle konuşuyor, elleriyle havayı keser gibi hareketler yaparak bir şey anlatıyordu. Kahkahaları sahile kadar ulaşıyor, dalga sesine karışıyordu. Hayat, burada… fazla yüksekti. Fazla canlı. Fazla gerçek. Neva’nın içindeki sessizlikle çarpışıyordu.
Vizörü kaldırdı. Kadrajın içine bir aile girdi. Bir baba… küçük kızını omuzlarına almıştı. Kızın saçları rüzgârda savruluyor, kahkahası denizin üzerine düşüyordu sanki. Kadın, biraz geriden yürüyordu. Elinde sandaletlerini taşıyor, çıplak ayaklarıyla taş zemine basıyordu. Yüzünde yorgun ama dolu dolu bir gülümseme vardı. Bir an… her şey mükemmeldi. Işık doğruydu. Hareket doğaldı. Duygu… taşacak kadar fazlaydı. Neva’nın parmağı deklanşörün üzerinde durdu. Ve titredi. Basması gerekiyordu. Bu tam da derginin isteyeceği türden bir kareydi. “Hayatın içinden.” “Samimi.” “Gerçek.” Ama o an… Kızın kahkahası Neva’nın içinde bir yere değdi. Ve orası… boşluktu. Parmağı sertleşti, sonra yavaşça gevşedi. Deklanşöre basmadı. Makineyi indirdi. O sahne hâlâ oradaydı. Ama artık sadece bir görüntüydü. Neva başını hafifçe yana çevirdi. İnsanların bu kadar kolay gülebilmesi… bu kadar bağlı olabilmesi… ona bir şey hissettirmiyordu artık. Ya da belki… fazla şey hissettiriyordu. Ve bu yüzden bakamıyordu.
Neva makineyi indirirken rüzgâr yön değiştirdi. Deniz kokusu bu kez daha yoğun geldi. Tuz… iyot… ve altında saklı, tarif edemediği başka bir şey. Bir an nefesi takıldı. Bu koku… sadece deniz değildi. Boğazının altına, tam göğsünün ortasına oturan o tanıdık ağırlık yeniden belirdi. Sanki bir şey… içeriden yavaşça yukarı çıkıyordu. Gözlerini kapatmadı. Ama bakışı bulanıklaştı. Bir ses. Çok uzaktan. Çok eski. Suya çarpan bir şeyin sesi miydi? Yoksa birinin adını söyleyişi mi? Ayırt edemedi. Sadece… bir anlığına, o sahilin üstüne başka bir sahil bindi. Başka bir gün. Başka bir deniz. Ve bir an… nefes almak zorlaştı. Parmakları istemsizce makinenin kayışını sıktı. Derisi gerildi, eklemleri beyazladı. “Şimdi değil,” diye fısıldadı içinden. Sanki zihnine değil, birine söylüyormuş gibi. Rüzgâr tekrar yön değiştirdi. Koku dağıldı. Ses