Kitaplar Özellikler İletişim İndir
Bozkırın Yazgısı
Genel

Bozkırın Yazgısı

7Beğeni
22Okunma
2 Bölüm
1,251Kelime
6 dkSüre
17.05.2026Tarih
Van’ın soğuk peronundan, Derbent’in kanla ve tozla yoğrulmuş patikalarına uzanan bir zaman yolculuğu

Giriş: Van Garında Derbent Hattına

2011 yılının o sabahı Van Garı’nda zaman, ağır bir uykudan uyanır gibiydi. Doğu Anadolu’nun bütün sessiz sabrı, taş peronun üzerine çökmüştü. Gökyüzü gri-mavi bir örtüyle kaplı, ufukta karlı dağların ardında soluk bir pembelik doğmaya çalışıyor; ama o ışık, perondaki insan yüzlerine ulaşamadan soğuk ve nemli havada eriyip gidiyor.

Doğudan esen rüzgâr, Van Gölü’nün tuzlu kokusunu rayların pasına, mazot dumanına ve taşlardaki rutubete karıştırıyor. Bu koku ciğerlere dolar dolmaz hem yabancı hem de çok eski, çok tanıdık geliyor insana; çocukluk evlerinin güneş görmeyen taş zeminlerinden yükselen küf gibi. Sanki kader, insanın kulağına fısıldıyor: “Kaçsan da peşinden gelirim.”

Peronun taşları donuk bir parlaklıkta. Buz tutmuş çatlaklarda toz ve kurumuş yapraklar, yoksul ayakların altında çıtırdıyor. Raylar, uzun siyah yılanlar gibi uzanıyor, gözün seçemediği bir belirsizlikte kayboluyor. Her demirin üzerinde yılların tren tekerleklerinden kalmış parlak izler, metalin soğuk teninde derin yaralar gibi duruyor.

İstasyon binasının soluk sarı badanası dökülmüş, pencereler tozla buğulanmış. İçeriden sızan loş ışık, perona düşen gölgeleri uzatıyor. Göl kıyısındaki sazlıklardan yükselen sis, yavaş yavaş her şeyi, geçmişi ve geleceği ince bir tülle örtüyor.

İnsanlar bu gri aydınlıkta ağır ağır hareket ediyor; toprağın derinliklerindeki köklerini koparmak ister gibi, büyük bir acıyla.

Peronun ucunda bir asker ailesi duruyor. Annenin koyu yazması rüzgârda dalgalanıyor, nasırlı eli oğlunun kolundan ayrılmıyor. Baba sigarasını içiyor, dumanı hırsla üflüyor; gözleri oğlundan kaçsa da bakışları dönüp dolaşıp gencin henüz kırışmamış omzunda, dik yakasında takılı kalıyor. Yanlarında yaşlı bir nine, dizlerinin dibindeki naylon torbayı açıp kapatıyor. Titreyen elleriyle her seferinde bir şey daha koyuyor içine. Ev ekmeğinin sıcak kokusu haşlanmış yumurtayla karışıyor. “Yolda lazım olur…” diye mırıldanıyor, sesi yalnız Tanrı’nın duyabileceği kadar alçak.

Torunu ise bütün bu vedalardan azade, plastik arabasını ray kenarındaki çakıllarda sürüyor; dünyanın en büyük sırrını keşfeder gibi oyuna dalmış.

Birkaç adım ötede üniversiteli gençler var. Yeni montları rüzgârda hışırdıyor, çantalarının fermuarları soğuktan kaskatı. Yüksek sesle gülüyorlar ama o gülüşler bozkırın soğuğunda çabucak sönüyor. Ardından gelen sessizlikte her biri kendi belirsizliğini, hayatın ağır tıkırtısını dinliyor.

Çaycı, alışkın adımlarla dolaşıyor: “Çay… sıcak çay…” İnce belli bardaklardan yükselen buhar, soğuk havada beyaz hayaletler gibi yükselip kayboluyor. Çayın kokusu mazot ve pasın arasına karışınca insana kısa, geçici bir teselli veriyor.

Tren, rayların üzerinde kaderine razı, ağır bir hayvan gibi bekliyor. Camlarında yansıyan yüzler birbirine karışıyor: Taşradan kurtulmak isteyen çocuğun masumiyetiyle, ömrünü bu topraklarda tüketmiş ihtiyarın kırışık alnı üst üste biniyor.

Ve bütün bu insan kalabalığının ortasında, genç adam duruyor. Montunun cebindeki turkuaz kapaklı kitabı parmak uçlarıyla okşuyor. Sert kartonda hâlâ evin sıcaklığı var. Çevresindeki bütün telaşın, etten kemikten sıcaklığın uzağında,

📖 Uygulamada Oku
App Store Google Play