Kitaplar Özellikler İletişim İndir
DÖRT KİŞİ DÖNDÜK
Askeri

DÖRT KİŞİ DÖNDÜK

4Beğeni
118Okunma
14 Bölüm
40,348Kelime
3 saat 22 dkSüre
08.09.2026Tarih
Yıllar sonra o sert dağ karakoluna ilk defa ayak basıyorlar. Geride bıraktıkları bir kardeşin kabrini ziyaret etmek, o yarım kalmış hatıralarla yüzleşmek için uzun zamandır bekledikleri o an sonunda gelmiştir. Aktif görevdeki dört asker, dostlarının vasiyetini yerine getirmek ve toprağın altına gömdükleri o acıyı tazelemek için yola koyulur.
Fakat bu dönüş, sandıkları gibi sessiz ve huzurlu bir anma ziyareti olmayacaktır. Kasabada atılan ilk adım, geçmişin kilitli kapılarını ardına kadar aralarken; dağların arasında yankılanan rüzgâr, asıl hesaplaşmanın henüz başlamadığını fısıldayacaktır. Çünkü bazı vedalar asla bitmez, sadece doğru zamanı bekler.

KÜL VE TOPRAK

DÖRT KİŞİ DÖNDÜK

    Beş Kişiydik


MEHMET KORKMAZ


KÜL VE TOPRAK


“Mert… Mert.”

Cama yasladığı başını yavaşça doğrulttu. Gözlerini, camın ardında akıp giden ve rüzgârın sertçe kamçıladığı sararmış otlardan, boyun bükmüş yaban çalılarından zorlukla ayırabildi. Ufukta puslu bir heybetle göğe yükselen Amanoslar’ın eteklerine yayılmış anız tarlaları, tıpkı yıllar önce arkalarında bıraktıkları o son gün gibiydi; kurak, sessiz ve yapayalnız.

Hâlâ aynı, diye geçirdi içinden, göğsüne çöken o tanıdık ağırlıkla. Toprak hâlâ aynı kokuyor. Rüzgâr hâlâ aynı sertlikle esiyor yüzümüze... Biz zamanla değiştik sanıyorduk. Hiç değişmemişiz meğer. Sadece üzerimize biraz kül, biraz da geçmişin tozu toprağı konmuş, hepsi bu.

“Efendim?” dedi. Sesi, boğazındaki o kurumuşluktan ötürü çatallı ve pürüzlü çıkmıştı.

Serkan cevap vermedi. Sadece çenesiyle hemen yanına, koltuğun üzerine bırakılmış ve durmaksızın titremekte olan telefonu işaret etmekle yetindi. Ekranın soluk, cılız ışığı arabanın gölgeler içindeki arka koltuğuna vuruyordu.

Titremekte olan telefonu eline aldı. Geride bıraktığı, büyük şehirde bin bir emekle ait olmaya çalıştığı o yeni, düzenli ve tehlikesiz hayat, şimdi bu küçük cam ekrandan ona sessizce sesleniyordu. Başını kaldırıp tozlu camdan dışarı baktığında, paslanmış kasaba sınır tabelasını çoktan geride bıraktıklarını fark etti.

Parmağındaki gümüş nişan yüzüğüne takıldı gözü. Elif’in yüzüğü... Her mesajında “Çavuşum” diye hitap eden o lekesiz, hesapsız masumiyet...

Telefonu ağır adımlarla kulağına götürdü.

“Efendim Elif…”

Sesi öyle kısık çıkmıştı ki; ama yine de arabanın içinde uğuldayan o monoton motor sesini delip geçmeye yetti.

Ön koltukta hafifçe kestirmekte olan Barış kıpırdandı. Cama dayalı bedeni ani bir sarsıntıyla gerindi. Esmer tenine vuran ikindi güneşinin dik açıları, burnundaki o eski kırık eğriliği daha da belirginleştiriyordu. Eliyle henüz kısa kestirdiği saçlarını sıvazlayarak derin bir esneme koyuverdi. Gözlerini güçlükle aralayıp omzunun üzerinden arkaya doğru baktı.

“Yine yenge mi arıyor?” diye mırıldandı, uykulu ve mahmur bir ses tonuyla.

Kaan, gözlerini önündeki asfalttan bir an bile ayırmadan dikiz aynasından arkaya kısa, keskin bir bakış fırlattı. Serkan arka koltukta çıt çıkarmadan oturuyordu. Birkaç günlük sakalı, rüzgârın darmadağın ettiği saçları ve dışarıdaki o sarı bozkıra çakılmış gözleriyle adeta bir heykel gibi kıpırtısızdı.

Kaan aynadaki bu son derece tanıdık silueti bir an sessizce süzdükten sonra bakışlarını tekrar yola çevirdi. Direksiyonu tek eliyle sıkıca kavrarken, diğer eliyle ceketinin cebinden çıkardığı paketten bir dal sigara çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı çakmaya çalışırken gözünü bir an bile önündeki yoldan ayırmadı. Sigarasını yakıp sürücü camını birkaç santim araladı. İçeri bir hışımla dolan serin dağ rüzgârı, arabanın içini kaplayan o basık, ağır havayı dağıtmaya yetmedi.

Arka koltuktaki telefon konuşması herkesin tahmin ettiğinden çok daha kısa sürdü. Mert dudaklarının arasından mırıldanır gibi birkaç şey

📖 Uygulamada Oku
App Store Google Play