“Taylor, motora doğru eğilip, “Hadi, atla,”dedi.
Zenna arkasınayerleşirken elini destek almak için omzuna koydu. O an dokunuşuyla hissettiğisoğuk karıncalanma, farkında olmadan bakışlarını ona çevirmesine neden olmuştu.Bu tepkiyi fark ettiğinde, onu etkilemenin verdiği gizli bir keyifle kollarını,onun kollarının altından geçirip göğsüne koydu ve başını da sırtınayasladı.
Göğsüne dokunanparmak uçlarından kalbine kadar bir sıcaklığın indiğini hissettiğinde Taylor,sanki içinde daha önce hiç tatmadığı bir dinginlikle beraber eksik olan birparçanın, ilk kez yerine oturduğunu hissettiği o aidiyeti bulmuştu; daha öncehiç kimsenin uyandıramadığı o kayıp huzuru ona, bu kadın getirmişti. Belki debu duygu hep içinde bir yerde gizliydi de sadece onunla ortaya çıkmıştı.”
Okuduğum sayfaya ayracı yerleştirip kitabıyavaşça kucağıma bıraktım. İçimde beliren o tanıdık boşluk yine bana kendinihatırlatmıştı. Tanımlayamadığım ama varlığını da inkâr edemediğim şeydi… Zennaşanslıydı. Peki ya ben? Benhâlâ aidiyetin ne olduğunu bile bilmiyordum…
Birkaç gün önce, Ukrayna’dan kalkıp NewYork’a gelmiştim. Ne cesaretle böyle bir şey yaptığımı biliyordum. Evet, aslında bilmiyorum değil, biliyorum.Sadece adını duyduğum bir ülkenin, hiç bilmediğim bir eyaletindeydim. Yine deşükür ki burada beni yalnızlığa mahkûm bırakmayacak biri vardı.
O, yıllar önce Amerika’ya taşınıp New York’ayerleşmişti. O zamanlar, bu kararının bugün bana yarayacağını kim bilebilirdiki? Yanına geleceğimi duyduğunda havalara uçmuştu.
Çocukluk arkadaşım, sırdaşım... en iyidostum, Rose. Ancak günler sonra buraya gelme sebebimi ona anlattığımda gözlerişaşkınlıkla büyümüştü. Ve şimdi de kaşlarını çatmış, o bilindik, sorgulayanbakışlarıyla gözlerimin içine dik dik bakıyordu.
“Seni kliniğe kapattırmamgerekir mi?” dedi.
“Lütfen, konforlu yatakları olsun,” diyeyanıtladım gülümseyerek.
“Şaka olduğunu söyler misin? Hemen, şimdi!”diye çıkıştı gözlerini devirerek. Başını hafifçe öne eğdi ve cümlemde ciddiolup olmadığımı tartmaya başladı. Gözlerine gülümsememi bozmadan uzun uzunbaktığımda sanırım cevabını almıştı.
“Haritanın diğer ucundan buraya, bir adamıbulmak için mi geldin?” diye alay eder gibi iğneledi.
“Evet,” dedim, gülümsememi hiç soldurmadan.Üzerinde oturduğum yatağa uzandım. “O sıradan bir adam değil, Rose... o, Dymirion.”
İsmini söylerken bile içimde garip bir gururkıpırdanıyordu. Nedenini biliyordum. Ona ve hakkında duyduklarıma hayrandım,hem de fazlasıyla. Rose hayal kırıklığı ve öfkeyle karışık bakışlarıyla başınıiki yana salladı.
“Ne olduğu belli olmayan bir mafya bozuntusu!Aynen!” diye tersledi.
“Ne olduğu belli olmayan mı? Ben onun ne olduğunu çok iyi biliyorum. Sen ise onun hakkındahiçbir şey bilmiyorsun, böyle düşünmen normal.”
Kollarını göğsünde bağlayıp kaşlarını çattı.“Bunu gerçekten söylediğine inanamıyorum. Sen... sen aklını mı kaçırdın,Elysia?” Başını tekrar iki yana salladı. “Bence okuduğun şu dark romance serilerine ara vermelisin! Hattaçöpe at.”
“Çünkü?” diye sordum, cevabını bildiğim o herzamanki serzenişi duyacağımı biliyordum.
“Çünkü beynini yıkıyorlar! Tehlikeli adamlar,karanlık dünyalar, gizemli çekicilikler falan... Gerçek hayat böyle işlemiyor!”Tam da beklediğim bir Rose çıkışıydı.
Umursamazca omuz silkmekle yetindiğimde Rose,alnını ovuşturup derin bir nefes almıştı.