Yaşamı pamuk ipliğine bağlı tutan o ince bağlardan biri, yakın zamanda koptu. Bu kopuş, sıradan bir ölüm haberi ya da biyolojik bir son değil; benim için evrenin dokusunda meydana gelen geri dönülemez bir yırtılmaydı. O anda, insan denilen bu bilişsel igrencligin ne kadar zavallı, ne kadar kırılgan ve ne kadar yalnız olduğuna dair saf, filtrelenmemiş bir gerçeğe erdim dostlar. Karşılaştığım şey hüzün, umutsuzluk veya öfke değil, varoluşsal bir dehşetti. Gidenin ardından kalan boşluk, sadece fiziksel bir eksiklik değil, evrenin bizlere karşı beslediği o korkunç kayıtsızlığın, o buz gibi sessizliğin somut kanıtıydı.
İnsan türünün binlerce yıldır süregelen korkusu ölümün kendisi değil, ölümün getirdiği "anlamsızlık" olmuştur. O tel koptuğunda, doğanın bizim acılarımıza, hayallerimize ya da "yarım kalmış" hikayelerimize karşı en ufak bir ilgisinin olmadığını gördüm. Evrenin bir planı yoktu. Yıldızlar bizim için parlamıyordu. Bizler, sonsuz ve karanlık bir okyanusta, derme çatma bir salın üzerinde çığlık atan, ancak sesi kendi kulaklarından başka kimseye ulaşmayan yetim bilinçlerdik. İşte bu kitap, o çığlığın yankısıdır. Teselli etmek için değil, rahatsız etmek, yıkmak ve uyandırmak için yazılmıştır.