İnsanın evi neresidir? Dört duvarın arası mıdır, yoksa güvenle başını yasladığın o omuz mudur? Ben hayatım boyunca yuvamı, babamın "prensesim" derken dünyayı ayaklarımın altına serdiği o şefkatli sesinde aradım. O ses benim pusulamdı; ne zaman kaybolsam, ne zaman düşsem, dizim kanasa beni hep aynı masalsı sığınağa götürürdü.
O zamanlar peri masallarına inanırdım... Hem de öylesine inanırdım ki; ejderhaların sadece kitaplarda olduğuna, çamurdan kalplerin sonsuza kadar kurumayacağına ve en büyük acıların fiziksel olabileceğine… Ama hayat, bazen en güvendiğiniz yerden, en sessiz darbeyi vuruyormuş.
Şimdi, burnuma dolan o ağır hastane kokusu ve kulaklarımda yankılanan makinelerin monoton sesiyle anlıyorum ki; masallar sadece çocukları uyutana kadarmış. Gözlerimin önünde bir kapı var; ardında ise hayatımın en büyük parçasının ölümle pazarlık etmesi ruhuma fiziksel acıdan daha çok acı veriyor. Ve ben, dışarıdaki bu buz gibi koridorda, zamanın ne kadar acımasızca aktığını ilk kez iliklerime kadar hissediyorum. Sanki dünya ayaklarımın altından kayıyor ve ben tutunacak bir boşluk bile bulamıyorum.
İçimde bir ses fısıldıyor; hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak. Bu kapı bir kez kapandığında masal bitecek ve ben o masalın karanlık ormanında yapayalnız kalacağım. Ben Duru... Ve bu, her şeyin bittiği yerden, kendimi dahi tanımadığım bir yola çıkışımın ilk adımı. Çünkü bazen, gerçekten kim olduğunuzu bulmak için bildiğiniz her şeyi kaybetmeniz gerekir.
“Durucuğum hadi güzel kızım, git elini yüzünü yıka. Baban çıktığında seni böyle görsün istemezsin değil mi anneciğim?” Kulaklarımı dolduran bu yorgun ses annemin sesiydi.
“Burada kalmak istiyorum anne, lütfen,” dediğimde annem yanağımı sevecenlikle okşadı.
“Canım bak ben buradayım, ani bir gelişme olursa anında seni çağırırım.” İkna olmamış şekilde baktığım sırada annem derin bir nefes aldı. “Gerçekten. Hem gitmişken bana bir su alabilir misin?” Annemin gözlerinin içine baktığım sırada içinin cayır cayır yandığını hissedebiliyordum.
“Tamam... Ama bir gelişme…”
“Bir gelişme olduğunda arayacağım.” Kolumu sıvazlayınca yerimden zor da olsa kalktım. Bacaklarım öylesine güçsüz kalmıştı ki sendelemiştim. Gözümü yoğun bakım kapısında gezdirip yavaş adımlarla oradan uzaklaştım. İçim öylesine huzursuzken o kapıdan birkaç metre bile uzaklaşmak ruhumu daraltıyordu.
Aklıma telefonumun sesini açmam gerektiği geldiğinde, telefonu cebimden çıkartıp sesi açarken duvar gibi bir şeye çarptım. Sıcak sıvı aniden koluma ve üzerime döküldü. Önce nefesim kesildi, sonra derime işleyen yanık acısıyla birlikte sert bir nefes aldım. Kaynar çayın bıraktığı iz, sadece tenimde değil içimde de bir öfke gibi yayılıyordu.
“Mükemmel! Bardağı tutmayı ne zaman bıraktın, ilkokulda falan mı?” Karşımdaki siması tanıdık olan bu adama baktığımda kaşlarını çatmış bana