“Ne o? Seninle yatacağımı falan mı düşünmüştün?” dedi.
Kocasının sesi ve sözleriyle şaşkına dönen Şifa, sürmeyle süslenmiş gözlerini, başını eğdiği yerden kaldırarak ona dikti.
Yutkundu.
Ne demek istediğini anlamamıştı ki…
Daha birkaç saat önce hem resmî hem imam nikâhıyla kocası olmuş bulunan adam, damatlığının kravatını sanki onu boğuyormuş gibi hırsla boynundan çekti.
Kravatı, gerdek gecesi için özenle hazırlanmış, çiçekler serpilerek süslenmiş yatağa fırlattı ve hemen ardından ceketini de aynı şekilde hırslı bir tavırla oraya gönderdi.
Öfkeli olduğu her halinden belliydi.
Gerilmiş bedenindeki kasların sinirle titrediği, vücudunu sarmalayan beyaz gömleğin üzerinden bile anlaşılıyordu.
Burun deliklerinden derin ve hızlı soluklar alarak kıza yaklaşan Poyraz, dişlerini sıkar bir vaziyette konuşmasını sürdürdü:
“Sen!” dedi, sol elini kaldırıp yüzük parmağını onun gözüne sokarcasına
aralarına getirirken.
“Bu yüzükle, ayağıma zorla takılmak istenen bir prangasın.”
Duraksadı.
Tiksinen bakışları, kızın gelinliği taşıyan vücudunda kısa bir an oyalandı.
Onun omzunu süsleyen dantel işlemeyi sanki pis bir şeye dokunuyormuş gibi işaret ve başparmağıyla tutup çekiştirirken, ifadesinde zerre acıma yer almamıştı.
“Seninle evlenmek istemediğimi bile bile geldin,” diye hırladı.
Kıza oranla oldukça heybetli duran bedenini, onun varlığına dayanamazmış gibi geriye doğru çekti.
“Soysuz, kalitesiz ve basit bir yaratıksın.”
Poyraz’ın sesi katı ve bir o kadar da sertti.
Acımadan, acıtmak için kurduğu her cümle, hedefini tam da on ikiden vuruyor gibiydi.
“Poyraz…”
Şifa’nın cılız fısıltısı, güzel dudaklarından süzülürken, onun ne demeye çalıştığını anlamaktan çok uzak bir şekilde kirpiklerini kırpıştırdı.
Adamın hafiften yükselen sesi, kelimelerini gırtlağına dizerken, bedeni korkuyla irkilerek birkaç adım geri kaçtı.
Ve işte, tam da o an…
Kurduğu hayallerin tamamının aslında ne denli boş ve anlamsız olduğunu anladı.
“Sakın! Adımı ağzına almaya kalkma! Sakın ola, karım olduğun yanılgısına düşüp kirli ağzında adımı dolandırma! Sen sadece zorla evlendiğim birisin ve inan bana… çok sürmeden, bugün gelinlikle girdiğin o kapıdan siktir olup gideceksin!”
Korkuyla iki adım daha gerilemek zorunda hisseden Şifa, omuzlarını düşürdü.
Elinde tuttuğu çiçek buketi, titreyen parmaklarının arasından kayıp yavaşça yere düşerken, yanaklarından birkaç damla yaş süzüldü.
Anlamıştı ki sevilmek umuduyla çıktığı o yol, karanlık ve korkunç bir boşluğu andırıyordu.
Kader, acımasız oyunlarından birinin daha içine onu çekerken, kulak acıtan çanlarını yeniden çalıyordu.Kabullenmek ve boyun eğmenin alnına yazılmış bir kader olduğunu biliyordu.
Ve Şifa’nın zihninde dayısının sözleri sürekli olarak tekrar ediyordu:
“O eve, gelinliğinle girer… kefeninle çıkarsın…”