Ashkareth’te hava erken karardı.
Güneş bu pislik yuvasından her zamanki gibi erkenden kaçmıştı. Omzumdaki deri çanta, içindeki boşluk yüzünden her zamankinden daha ağır geliyordu. Pazarın o pas ve ter kokan kalabalığında omuz yiyerek ilerlerken gözlerim sadece tek bir şeyi arıyordu: Kristalleri.
Annemin o derme çatma silahlara mühürleyip hayata döndürebileceği, bize bir akşam yemeği daha kazandıracak o parıltıları…
Botlarımın altındaki ıslak metal ve çamur karışımı her adımımda vıcık vıcık bir ses çıkarırken, pazarın o bitmek bilmeyen uğultusu başımı ağrıtmaya başlamıştı.
Tam o sırada, en dipteki derme çatma bir tezgâhın altından, çamurun ve paslı demir yığınlarının arasından o tuhaf parıltıyı fark ettim.
Diğer kristaller gibi parlak ve davetkâr değildi; daha çok, karanlığın içinden bana göz kırpan buz mavisi bir kıvılcım gibiydi.
Kalbim bir anlığına tekledi.
O kristal ya bizi bu ay doyuracaktı ya da başımı hiç ummadığım bir belaya sokacaktı.
Tezgâha doğru yaklaştıkça, göğüs kafesimin derinliklerinde o tanıdık, huzursuz kıpırtıyı hissettim. Sızıntı, damarlarımda buz gibi bir akıntı şeklinde uyanıyordu.
Sanki o kristal bana sesleniyor, içimdeki o karanlık boşlukla konuşuyordu.
Parmak uçlarım karıncalanmaya başladığında nefesimi tuttum; bu sadece bir parça taş olamazdı.
Bu, doğrudan benimle atan bir nabızdı.
Parmaklarımı o buz mavisi ışığa doğru uzattığımda, içimdeki sızıntı bir kamçı gibi şakladı. Artık sadece bir karıncalanma değildi; avuç içlerim sanki kor bir ateşe değmişim gibi yanmaya başladı.
Kristallere dokunmaya alışıktım ama bu…
Bu canlıydı.
Tam dokunacağım sırada, kirli ve nasırlı bir el kristalin üzerine sertçe kapandı.
Başımı hızla kaldırdığımda, bu çöplüğe ait olmayan o kusursuz yüzle karşılaştım.
Kael Vane.
Aurelion’un altın çocuklarından biri, ama ruhu buradaki paslı demirlerden bile daha kirliydi.
Üzerindeki gümüş işlemeli pelerini, Ashkareth’in dumanı arasında bir elmas gibi parlıyordu. Dağınık sarı saçları ve yüzündeki o sinir bozucu, alaycı gülümsemesiyle sanki tüm bu sefalet onun oyun bahçesiymiş gibi bakıyordu bana.
Bakışlarında, alt tabakadan birine değil de ezilmek üzere olan bir böceğe bakıyormuş gibi bir küçümseme vardı.
“Buralarda bu kadar değerli bir şeyin parlaması tehlikelidir, melez,” dedi Kael, sesindeki o ipeksi ama zehirli tonla. Elini kristalin üzerinden çekmedi, aksine daha da baskı uyguladı.
“Hele ki senin gibi açgözlü birinin ellerine yakınsa.”
Gözlerimi kısmamak için kendimi zor tuttum.
İçimdeki sızıntı, adamın dokunduğu kristalden gelen enerjiyle daha da hırçınlaşmıştı.
“Tehlikeli olan şey kristal değil, senin bu çöplükte fazla vakit harcaman, Vane,” diye yapıştırdım cevabı.
“Gümüş pelerinin bu dumanın içinde fazla sırıtmıyor mu? Dikkat et de pas tutmasın, biliyorsun buralarda temiz kalmak zordur.”
Kalabalık bir anda yarıldı.
Jaxon Thorne, kalabalığı bir bıçak gibi yararak tam karşımda durdu. Bakışları önce Kael’in korku dolu yüzüne, sonra da benim parmaklarımdan taşan o kapkara dumanlara çevrildi.
“Yeter, Kael. Elini o melezden çek,” dedi Jaxon.
Sesi pazarın gürültüsünü ezip geçen bir