Ashkareth'te sabah, güneş doğduğunda başlamazdı.
Şehrin üzerine çöken gri duman biraz inceldiğinde başlardı.
Penceremin önünde durup sokağı izlerken gökyüzünün hangi renk olduğunu seçmeye çalıştım. Griydi. Her zamanki gibi. Belki biraz daha açık bir gri, o kadar.
Aşağıda insanlar çoktan işe koyulmuştu. Taş döşeli dar sokaklardan geçen arabaların tekerleri, gece yağan ince yağmurdan kalan çamurları iki yana sıçratıyordu. Karşı binanın çatısından yükselen duman rüzgârla bizim pencereye kadar ulaşıyordu. Köşedeki demirci çoktan ocağını yakmıştı; metalin metale çarpan sesi, sabahın sessizliğini parçalayan ilk sesti.
Ashkareth böyle uyanırdı.
Önce duman.
Sonra metal.
Sonra insanlar.
Ve en son, benim gibi uyanmak istemeyenler.
Perdeyi kapatmak üzereyken arkamdan annemin sesi geldi.
"Yine erkenden kalkmışsın."
"Uyandıran şehir."
"Şehir yıllardır aynı şehir."
"Daha kötüleşmiş olabilir."
Annem kısa bir nefes verdi.
"Buna da iyimserlik diyorsun."
Döndüğümde elinde iki fincanla kapının yanında duruyordu. Saçlarını ensesinde toplamıştı. Üzerindeki koyu renk hırkanın bir kolu dirseğine kadar sıyrılmıştı. Her zamanki gibi aceleyle hazırlanmış görünüyordu.
Fincanlardan birini bana uzattı.
"İç."
Kokladım.
"Bu yine o şey mi?"
"Hayır. Bu sefer daha kötü."
Güldüm.
Annem de istemeden gülümsedi.
Fincanı alıp yatağın kenarına oturdum. İçindeki sıcak içecek boğazımdan geçerken yüzümü buruşturdum.
"Bir gün bana normal kahve yapacaksın."
"Bir gün zengin olursak."
"Yani hiçbir zaman."
"Muhtemelen."
Annem mutfağa geçti. Ben de peşinden gittim.
Evimiz küçüktü. İki odaydı. Bir oda annemle benimdi. Diğer odada ise Mila ve Leo kalıyordu. Onlara misafir demek artık anlamsızdı. Mila'nın pencere kenarındaki kitapları, Leo'nun kapının arkasına bıraktığı botları, banyoda asılı iki havluları ve mutfakta kullandıkları kupaları vardı.
Bu evde yıllardır yaşıyorlardı.
Mila ile Leo'nun ailelerini kaybettikleri zamanı çok net hatırlamıyordum. O zamanlar ikimiz de küçüktük, Leo ise bizden bile küçüktü. Annem onları bir süreliğine yanına almıştı.
O süre hiçbir zaman bitmemişti.
Nedenini çocukken anlamamıştım.
Şimdi de tam olarak bilmiyordum.
Ama bazı şeylerin açıklamaya ihtiyacı olmadığını düşünüyordum.
Onlar ailemdi.
Kan bağı olmadan da.
Annem masaya ekmek koydu.
"Bugün pazara gideceğim."
"Ben de gelirim."
"Hayır."
"Anne."
"Aria."
"Tek kelimeyle beni susturamazsın."
"İki kelimeyle de susturabilirim."
Gülümsedim.
"Denemeni bekliyorum."
Annem başını iki yana salladı.
"Ev için birkaç şey almam gerekiyor. Sen evde kal."
"Niye?"
"Çünkü dışarıda son günlerde devriye gezenler arttı."
Elimdeki fincanı masaya bıraktım.
"Gök muhafızları mı?"
Annem cevap vermedi.
Bu, cevabın evet olduğu anlamına geliyordu.
Ashkareth'in insanları Gök halkından hoşlanmazdı. Onların da bizden hoşlandığını söylemek zordu. Şehrin üst kesimlerinde gümüş renkli kuleler yükselirken burada insanlar paslı çatılar altında yaşamaya çalışıyordu.
Gök halkının gümüşü vardı.
Bizim pasımız.
En azından çoğu insan böyle düşünürdü.
Ben hiçbir zaman