Karanlık o gece gölgelerle değil, benim üzerime çöktü.
Nemli taş duvarlar sesimi yutan bir mezarın içindeymişim gibi yankılandı. Dünya beni sessizce toprağa gömmüş, üzerime karanlığı örtmüş; gözlerimin içindeki son ışığı da avuçlarıyla söndürmüşdü.
On iki yaşında bir çocuğun taşıyamayacağı kadar karanlığın içindeydim.
Zincirler bileklerimi kesiyordu; bir taşın üzerine sürtülmüş gibi acı veriyordu ama en kötüsü acı değildi.
En kötüsü, alışmış olmamdı.
Ben alışmıştım.
Bileklerimdeki izler hâlâ taze gibi duruyordu. Her kıpırdayışımda zincirler derimi çiziyor, ısırıyor, yeniden kanatıyordu. Ama sesimi çıkarmaya cesaret edemiyordum.
Burada ses çıkarmak, nefes almak, var olmak bile bir lüks demekti.
Bağırmak istiyordum.
Ben 450 değilim.
Ben bir numara değilim.
Ben Miray'ım...
Demek, haykırmak istiyordum.
Ama dudaklarım kıpırdadığı anda, gölgeler bile beni duyacakmış gibi ürperiyordum. Burada duymamaları gereken her şey duyulur, görülmemesi gereken en küçük titreme bile görülürdü. Onların gözleri karanlığın ta kendisiydi; kaçacak yer yoktu.
Gölgeler Evi'nde hiçbir çığlık duvara çarpmazdı.
Çünkü onları çoktan boğmuşlardı.
İçimde bir ses, çok derinlerde bir yer, bir zamanlar çocuk olduğumu fısıldıyordu. Belki birinin kokusunu tanıyordum; belki birinin sesi hâlâ kulağımın bir köşesinde titriyordu.
Ama hatırlamıyordum.
Hatırlamak bile yasaktı burada.
Geçmişim yoktu.
Adım yoktu.
Sadece 450.
Beni burada unuttular.
Ben de yavaş yavaş kendimi unutuyordum.
Zincir yine gerildi. Demir, bileğimin kemiğine dayandı. İrkilmedim bile. İrkilmeyi çoktan bırakmıştım. Acının bir tadı vardır; önce yakar, sonra deler, sonra da uyuşturur.
Ben üçüncü aşamadaydım.
Uyuşmuştum.
Bir homurtu duyuldu koridorun başından. Adımlar, taş zeminde ısırıcı bir ritimle yankılandı. Her adım yaklaşırken gölgeler büyüyor, nefesim küçülüyordu.
Karanlığın içinde bir çift göz açıldı.
En nefret ettiğim ses fısıldadı:
"450... uyanma vaktin geldi."
İçimdeki Miray o anda bağırdı. Ama dışımdaki ben, sadece kımıldamadan oturdu.
Çünkü burada hayatta kalmak, bazen hiç hareket etmemekti.
Bileklerimdeki zincir gerildi, gövdem bir taş gibi kaldırıldı.
Ayaklarım titriyordu, ama onları hissetmiyordum bile; sanki bedenim değil de sadece gölgeler hareket ediyordu.
Adamlar vardı.
Onlar, burada güçlü olan taraf, kan ve acı ile çocukları şekillendirenlerdi.
Beni yerimden zorla kaldırdılar.
Her adımda acı tekrar geri dönüyordu, ama alışmıştım.
"450" dediler, bir isim vermeden.
Adımı silmeye çalışıyorlardı.
Ama içimde bir kıvılcım hâlâ vardı.
Ben Miray'ım.
Onlar bilmiyordu. Ben hatırlamıyordum belki ama hislerim, ruhum onu biliyordu.
Beni koridordan geçirdiler.
Duvarlar nemli, soğuk ve taş gibi sertti. Her sürtünme bileği, omuzu, boynu çiziyordu.
Her adımda "unut" diye fısıldayan bir güç vardı.
Her gölge, her nefes, her bakış bana "sen artık 450'sin" diyordu.
Ama ben Miray'ı unutmadım.
Adımı unutmamaya çalıştım.
Onlar güçlerini göstermek için ellerinden geleni yapıyor, küçük bedenimi kırmaya çalışıyordu.
Ama acıya, şiddete, korkuya alışmıştım.
Zaten buraya ait değildim.
Bir süre sonra beni karanlık bir odaya attılar.
Oda küçük, havasız ve sessizdi.
Ama burası da öğretim yeriydi.
Beni kimliğimden koparmak, ruhumu unutturmak, içimdeki Miray'ı gölgeye dönüştürmek için... buradaydılar.
Kapı kapandı, kilitlendi.
Ve içimde, gizlice fısıldayan bir ses vardı:
"Ben buraya ait değilim."
Kapı kapandığında oda, karanlığın bile tanımadığı bir sessizliğe gömüldü.
Burada