“Herkesin bir hayali var,” dedi kurşun asker. “İnanmayacaksın ama benim bile.”
Yağmur, kurşuni gökyüzünün karnında biriken öfkeyi taşıyamayıp yeryüzüne dökülüyordu. İnce damlalar, üzerimdeki gri hırkanın kumaşına çarptıkça küçük, koyu lekeler bırakıyor; saçlarımın arasından süzülerek enseme kadar ilerliyordu. Haber kanalları, akşam saatlerinde kıyı şeridini vurması beklenen kuvvetli bir kasırgadan söz ediyordu. Meteoroloji uzmanları insanları mümkün olduğunca dışarı çıkmamaları konusunda uyarırken ben çoktan okul yoluna koyulmuştum.
Şemsiyem yoktu.
Aslına bakarsanız, şemsiyem olsaydı da kullanacağımı sanmıyordum. Yağmurun altında yürümek, en azından kimsenin benden bir şey beklemediği birkaç dakikalık bir özgürlük hissi veriyordu. Islanıyordum, üşüyordum ama kimseyle konuşmak zorunda değildim.
Bazen insanın kendisini iyi hissetmesi için mutlu olması gerekmiyordu. Ben de mutsuz değildim. Yani öyle olduğumu kabullenmemek için elimden geleni yapıyordum. Nefes aldığım her yeni günde kendimi sevmeye, olmadı bir başkasını sevebilmeye çalışıyordum.
Her ne kadar ikisini de becerememiş olsam da...
Küçük, rutubet kokan bir gecekonduda babam ve onun sonradan evlendiği kadınla birlikte yaşıyordum. Üvey annem, kendisine seslenmemi istediği şekliyle söyleyecek olursam, cici annem; altın sarısı saçları, masmavi gözleri, hokka burnu ve dolgun dudaklarıyla bir güzellik dergisinin kapağından fırlamış gibiydi. Üstelik kıvrımlı vücuduyla yürüdüğü her yerde dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyordu.
Ne var ki dış görünüşüyle ruhu arasında korkunç bir uçurum vardı.
Hansel ve Gretel masalındaki cadıyı bilirsiniz. Çocukları kendisine çekmek için şekerden bir ev inşa eden, dışarıdan bakıldığında sevimli ama içten içe onları yemeyi planlayan o yaşlı kadını...
Benim cici annem de öyleydi.
Tek farkı, şekerden bir evi olmamasıydı. Onun yerine kocaman bir aynası, pahalı parfümleri ve her sabah kusursuz görünmek için harcadığı saatleri vardı.
İnsanların görebildiği tarafı güzeldi. Benim gördüğüm tarafıysa çirkindi.
Babamın yanında kötü huylarını saklamayı başarabiliyordu. Sesini yumuşatıyor, yüzüne içten bir tebessüm yerleştiriyor, arada bir saçlarımı okşayarak ne kadar güzel bir aile olduğumuzu anlatıyordu. Babam da bütün bunlara inanmayı tercih ediyordu.
Benim yanımda ise maskesini takma gereği duymuyordu.
Babam, varını yoğunu onun için harcayan, en ufak sözünü emir kabul eden, benim anlattıklarımdan ziyade onun söylediklerine inanan bir adamdı. Bazen bir insanın gözlerinin önünde bu kadar kolay kandırılabilmesine şaşırıyordum.
Babamın bana değil de ona inanmasına kırılıyordum.
Ama kızamıyordum.
Çünkü babamı da bir zamanlar kaybettiğini biliyordum.
Annem gittiğinde henüz bir yaşındaymışım. En azından babamın anlattıkları böyleydi. Kendimi bildim bileli onun yüzünde aynı ifadeyi görmüştüm: Bitmek bilmeyen bir yorgunluk, dinmeyen bir keder ve hiçbir yere ait olamamanın verdiği o tuhaf boşluk.
Yanında dünyanın en güzel kadınlarından biriyle yaşıyor olabilirdi. Evi, işi, hatta yeniden kurmaya çalıştığı bir ailesi bile vardı. Fakat babamın içinde bunların hiçbirine yer yoktu.
Annem giderken yalnızca kendisini götürmemişti. Babamın yaşama sevincini de yanında sürüklemişti.
Bazen benimle konuşurken gözlerime bakamazdı. Başını hafifçe eğer,