SÜRGÜNE GİTMEDEN DÖRT YIL ÖNCE
Saat gece yarısını geçmiş, ikiye geliyordu. O ise dakikalardır oturduğu sedirin üzerinde, ayaklarını yere sarkıtmış, ellerini kenara dayamış oflayıp pufluyordu. Gözlerini karşı evin kapısına dikmiş, onun çıkmasını bekliyordu.
Üzerinde kareli bir erkek gömleği vardı. Altında siyah pantolonu, başında saçlarını gizleyen erkek şapkası... "Ha çıktı, ha çıkacak" derken gözlerini o kapıdan bir an bile ayırmadı. Kirpiğini dahi kırpmaktan korktuğu sırada kapı yavaşça aralandı.
Her zamanki gibi asker yeşili gömleği, koluna sardığı ince deri bileklikleri ve ağır kahverengi postallarıyla Aziz, kapıyı sessizce kapatırken göründü. O da tıpkı genç kız gibi evdekilere yakalanmamanın derdindeydi; hareketleri tereddütlü, bakışları tetikteydi. Aziz, başını yavaşça onun olduğu pencereye doğru çevirdiğinde perde hafifçe kıpırdandı ama görünürde kimse yoktu. Esen rüzgârdan olmalıydı.
O ise çoktan saklanmıştı. Zaten beş, bilemedin on dakika sonra görüşeceklerdi; erkenden görünüp de sürprizin kaçmasına gerek yoktu. Aziz ahırlara doğru yürürken, o da sessizce odasından çıktı. Dar koridoru aştı, mutfak katına indi ve mutfağın içinden kiler tarafına geçti.
Kilerin penceresi kaçmak için ne de güzeldi. İki katlı taş konağın en alt katında, yerden bir bacak boyu yükseklikteydi. Pencerenin teli kenarlara çakılıydı; herkes onu yarım asırdır orada sabit sanırdı ama öyle değildi. Tel alttan kesilmiş, kimse anlamasın diye de dört bir yanından aynı renk raptiyelerle tutturulmuştu. Bu onun işiydi; evden rahatça kaçabilmek için bunu bizzat yapmıştı.
İşte o raptiyeleri, sanki bir gömleğin düğmelerini çözer gibi tek tek söktü ve her birini avucuna topladı. Hızlı hareket etmesi gerekiyordu. Bir avucunda raptiyeler, diğer elinde postalları; bacağını pencereden dışarı atıp kendini boşluğa bıraktı.
İşte dışarıdaydı, sorunsuz çıkmıştı. Derhal raptiyeleri yerlerine bastırarak teli kapattı. Hızlı ama sessiz adımlarla ahırın olduğu tarafa koşturdu. Ulaştığında nefes nefeseydi.
Ahırdan içeri girdiğinde atı Tomris, sanki sahibinin kokusunu almış ve ne olacağını anlamış gibi huzursuzca kıpırdandı; nalları zeminde tok sesler çıkardı. Hatta burnundan çıkardığı o yüksek homurtu, neredeyse uyuyan ev ahalisini uyandıracaktı. Kız, koşturarak atın boynuna sarıldı ve onu sakinleştirdi.
“Hop dedik yavrum. Yakalatacaksın şimdi bizi,” diye fısıldadı.
Laf dinleyen Tomris’i —ki bu ismi kendi adına değil, atına yakıştırmıştı— bağlı olduğu bölmeden çıkarırken; hem kendini hem de kendinden büyük koca bir atı oradan kaçırmak, ancak onun gibi ele avuca sığmaz bir kızın işiydi.
…
Gecenin karanlığında, yaz geceleriyle nam salmış o turistik ilçenin dar sokaklarında; başında şapkasıyla yürüyen birini ve hemen arkasındaki atı görenler şaşkınlığını gizleyemedi.
Kimileri bu vakitte eğlencenin doruğundayken, kimileri sevgilileriyle sarmaş dolaşlarken o, kalabalığın içinden atıyla geçip dar sokakları ve evlerin olduğu bölgeyi geride bıraktı.
Artık yeterince uzaklaşmıştı; Tomris’e rahatlıkla binebilirdi. Onu durdurup yularından çekerek üzerine bineceği sırada, kolundan tutulup hızla çekilmesiyle