Amfiye girdiği an, Can’ın içindeki bütün sesler sustu.
Kalabalık her zamanki gibi uğulduyordu; sandalyelerin gıcırtısı, aceleyle yer arayan adımlar, fısıltılar, kahkahalar… Ama Can için o an dünya, bir nefeslik bir sessizliğe büründü. Elindeki eski, tuşları biraz silinmiş telefon avucunda daha da ağırlaştı. Beşinci çocuk olmanın alışkanlığıyla hep kenarda durmayı öğrenmişti; görünmemeyi, sesini kısmayı, varlığını kalabalığın içine karıştırmayı. Özel bir üniversiteyi kazanmıştı ama bu, ona ait bir zafer gibi gelmiyordu hâlâ. Sanki yanlışlıkla içeri girmişti; sanki biri birazdan omzuna dokunup “Senin yerin burası değil,” diyecekti.
Tam o sırada onu gördü.
Kapıdan içeri girerken, amfinin ışığı ona doğru eğildi sanki. Kızıla çalan kahverengi saçları omuzlarından dökülüyordu; ne çok düzgün ne de umursamazdı, ama kusursuzdu. Gözleri… Can gözlerin rengini tam olarak seçemedi önce. Yeşil mi, ela mı, bal rengi mi? Işığa göre değişen, bakana göre anlam kazanan gözlerdi bunlar. Göz değil, bir vaatti sanki; bilmediği bir hayata açılan kapı.
Kızın elinde son model bir telefon vardı. Parmakları ekrana alışkın, hızlı ve kendinden emindi. Omzunda taşıdığı çanta pahalı olduğunu bağırmıyordu ama bilen için susarak her şeyi söylüyordu. Yürüyüşünde acele yoktu; dünya onun temposuna ayak uydurmak zorundaymış gibi. Üzerindeki kıyafetler bedeniyle uyum içindeydi; ne fazla iddialı ne de sıradan. Makyajı abartısızdı ama yüzünü aydınlatıyordu. Parlıyordu. Gerçekten parlıyordu. Sadece dışarıdan değil, içeriden.
Can bir an nefes almayı unuttuğunu fark etti.
Kendi yansımasını düşündü istemeden. Üzerindeki sade kıyafetler, ucuz saat, yıllardır değişmeyen ayakkabılar… Annesinin “İdare et oğlum,” diyen sesi kulaklarında çınladı. Kardeşlerinin gürültüsü, evin dar koridorları, paylaşılan odalar… Ve şimdi karşısında, sanki başka bir evrenden çıkıp gelmiş gibi duran bu kız.
“Burası benim dünyam değil,” diye geçirdi içinden. Ya da belki… “Ben onun dünyasına ait değilim.”
Kız boş bir sıra aradı, Can’ın birkaç sıra önüne oturdu. Saçları hafifçe savrulduğunda Can’ın içine sıcak bir şey doldu. Kalbi, sanki yıllardır uyuduğu yerden uyanmış gibi, düzensiz ve çekingen atmaya başladı. Onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Adını bilmiyordu. Sesini bilmiyordu. Ama varlığı, Can’ın içinde uzun zamandır eksik olan bir boşluğa dokunmuştu.
Utandı. Kendinden utandı. Böyle bakmaktan, böyle hissetmekten, böyle umutlanmaktan.
Ama gözlerini alamadı.
O an Can için kız, sadece zengin bir kız değildi. O, ulaşılmazlığın adıydı. Hayalin ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Can’ın cesaret edemediği her şey, onun duruşunda saklıydı. Ve Can, o an, daha ilk görüşte şunu hissetti:
Bazı insanlar hayatına girmez.
Hayatını ikiye böler.
Ve Can’ın hayatı, o amfide, sessizce ikiye ayrıldı.