Zaman, bekleyenler için akmazmış; sadece birikirmiş. Pencerenin kenarında, karşı tepenin sisinin dağılmasını izlerken, aslında kendimi izliyordum. Her gün aynı saatte buraya gelip, boş sokağa 'hikayem senle başlayacak' diye fısıldamak, bir delilik miydi yoksa bir varoluş çabası mı? Gökyüzü griden maviye dönerken, aslında seni değil, kendimi beklediğimi anladım. Sen gelecektin, çünkü bu kadar bekleyiş boşa olmazdı.Masanın üzerinde duran Polaroid fotoğrafın kenarları, beklemekten sararmaya başlamıştı. Tanla, parmak uçlarıyla o eski kağıdın pürüzlü dokusunu hissetti. Bir zamanlar "hikayem senle başlayacak" diye başladığı cümlelerin sonunu getiremeyeli çok olmuştu. Pencerenin ardındaki dünya, her zamanki gibi gri bir hızla akıp gidiyordu; ama Tanla'nın zamanı, o fotoğrafın çekildiği anın bir saniyesinde asılı kalmıştı. İçindeki bekleyiş, bir çiçekteki yaprak dökümü gibi yavaş ve sessizdi. Sessizliğin ağırlığı, odadaki toz zerrelerinin havada asılı kalışıyla aynı ritimle büyüyordu. Başlaması gereken bir hikayeydi, ama o, hala sadece bir veda cümlesini okumaya çalışıyordu.Tanla Sargın için beklemek, bir eylem değil, bir yaşama biçimiydi. Günün hangi saati olursa olsun, evinin o eski, ahşap çerçeveli penceresi onun tek dünyasıydı. Dışarıda dünya, insanların telaşla bir yerlere yetişmeye çalıştığı, korna seslerinin birbirine karıştığı, kaotik bir gürültüden ibaretti. Tanla ise o gürültünün tam ortasında, kendi sessiz adasında yaşıyordu.Elini camın soğuk yüzeyine yasladı. Dışarıdaki ince yağmur, camda düzensiz çizgiler bırakarak aşağıya süzülüyordu. Kendi parmak izi, dışarıdan gelen bu su damlalarıyla birleşip yok oluyordu. Tıpkı umutlarının, zamanın içinde yavaş yavaş silinip gitmesi gibi.Masasında, kapağı hafifçe yıpranmış küçük bir defter duruyordu. İçinde, ne zaman başladığını bile hatırlamadığı, yarım bırakılmış cümleler vardı.“Geldiğinde sana ne söyleyeceğim?”sorusu, defterin ilk sayfasına kazınmıştı. Ama yıllar geçtikçe, bu soru artık bir merak değil, bir sızıya dönüşmüştü.
Tanla derin bir nefes aldı. Gözlerini karşı tepedeki o sisli ağaçlara dikti. O sisin arasından çıkıp gelecek bir silüet hayal etti. Gerçekten gelecek miydi, yoksa Tanla, gelmeyecek birini bekleyerek kendi hikayesini mi erteliyordu?
“Geleceksin,” diye fısıldadı camın yansımasına. Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki, kendi bile duyamadı. Ama bu beklenti, onun ruhunun tek nefes alma sebebiydi.Tanla Sargın, o gün de bekledi. Çünkü bazen en büyük dram, beklenen şeyin gelmesi değil, bekleyişin ta kendisinin bir ömre sığmasıydı.
Tanla Sargın için evdeki saksılar, sadece birer dekorasyon değil, hafızasının canlı parçalarıydı. Özellikle yıllar önce, o gittiği gün ektiği küçük sardunyalar... Onları yaşatmak, aslında o bekleyişi yaşatmaktı. Yaprak bitlerinden titizlikle arındırdığı, her sabah özenle suladığı çiçekleri, aradan geçen yıllara rağmen solmamıştı. Tıpkı kalbindeki çocukluk aşkı gibi.
O gün, her zamanki gibi bitkileriyle ilgilenirken telefonun o keskin, sessizliği bozan sesiyle irkildi. Yıllardır görmediği o numara, ekranında belirdiğinde nefesi kesildi. Mesajın üzerinde tarih