"Dönüş Yolu"
"İnsan en çok, 'asla dönmem' dediği yere muhtaç kalırmış."
Mart 2026 – İstanbul
Asiye için gece artık bir dinlenme değil, bir savaş alanıydı. 2026’nın modern tıbbı, en lüks klinikleri ve "stres yönetimi" uzmanları onun derdine derman olamamıştı. Altı aydır, güneş battığı andan itibaren ruhuna bir ağırlık çöküyor, göğüs kafesi daralıyordu.
O gece de aynısı oldu. Yatağın içinde bir sağa bir sola dönerken, gözlerini kapattığı o kısa aralıkta yine o simsiyah kargayı gördü. Karga, rüyasında Karadeniz’in o hırçın dalgalarının üzerinde süzülüyor, sonra gelip tam Asiye’nin alnının ortasına konuyordu. Hayvanın pençeleri etine batıyor, kulağına fısıldıyordu: "Geç kaldın Asiye... Kendini unuttun."
Kan ter içinde uyandı. Boğazında, yıllardır tatmadığı o tuzlu deniz suyunun ve ıslak toprağın tadı vardı. Yanı başındaki komodinden titreyen elleriyle bir bardak su aldı. Yanındaki boşluğa baktı; Cem yine yoktu. "Önemli bir lansman hazırlığı," demişti evden çıkarken.
Asiye, aynadaki aksine baktı. 33 yaşındaydı. Türkiye’nin en güçlü kalemlerinden biriydi. Çakır gözleri, uykusuzluktan dolayı fırtına öncesi bir griye dönmüştü. Kestane rengi saçları yastığa dağılmış, omuzları ise taşıdığı şöhretin ve hırsın yüküyle çökmüştü.
"Bu böyle gitmeyecek," diye fısıldadı karanlığa. "Bu gece bu sessizliği bozacağım."
Asiye, içinde tarif edemediği bir "kurtulma" isteğiyle yataktan fırladı. Belki de sorun Cem’le aralarındaki o mesafeydi. Belki de kocasına, o başarılı iş kadını zırhını çıkarıp sadece "Asiye" olarak gitse, o kabuslar da bitecekti. Altı aydır kocasının kendisini işe verdiğini, eve gelmek bile istemediğini fark ediyordu; hatayı kendinde arıyor, uykusuzluğunun ve asabiyetinin onu uzaklaştırdığını düşünüyordu.
Hızla hazırlandı. Üzerine lila,ipek bir bluz giydi; saçlarını özenle topladı. Yüzündeki yorgunluğu usta bir makyajla gizledi; o her zamanki kusursuz, dokunulmaz "Asiye Hanım" imajına büründü. Şehrin en lüks restoranından Cem’in en sevdiği yemekleri alıp yola koyuldu.
2026’nın İstanbul trafiği, otonom araçların ışıkları altında akıp gidiyordu. Levent’teki o devasa plazanın otoparkına girdiğinde saat 21:30’u gösteriyordu. Asansör otuz sekizinci kata doğru sessizce tırmanırken, kalbinin atışı kulaklarında yankılanıyordu. Bu sadece bir sürpriz değil, bir tutunma çabasıydı.
Otuz sekizinci katın cam kapıları otomatik olarak açıldı. Koridorlar sessizdi. Asiye, topuklu ayakkabılarının halıda çıkardığı o boğuk sesi dinleyerek kocasının ofisine doğru ilerledi. Ofiste kimse yoktu, asistanın masası boştu.
Tam Cem'in kapısının kulpunu tutacakken durdu.
İçeriden gelen ses, bir iş toplantısına ait değildi. Cem’in o her zaman mesafeli, kontrollü sesi, şimdi daha önce hiç duymadığı bir tondaydı. Boğuk, hırıltılı ve dizginlenemez... Ve hemen ardından bir kadının, o basit sekreterin fütursuzca gülüşü ve fısıltıları...
Asiye’nin parmakları kapı kolunda dondu. Dünya sanki ekseninden kaydı. Kapıyı milim milim, ruhundan bir parça kopararak araladı.
İçeride gördüğü manzara, sadece bir ihanet değildi; Asiye’nin 15 yıldır tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu o muazzam hayatın,