Merhaba ani bir kararla yazmaya başladığım hikayemiz metafizik türünde hikaye. Çokta uzun olmayacak. Deneme gibi düşünün. Bu türü sevenleri okumaya ve okumaya başladığı tarihi yorumlara not düşmelerini rica ediyorum. Şimdi hikayeye geçelim.
Keyifli Okumalar!!!
Genç kız ellerindeki kınaya baktı. Az önce kınası yakılmıştı. Avuçlarının ortasındaki o reşat altınları, etini dağlayan birer köz parçası gibiydi. İlk karısı, yani büyük hanım Zühre, Dilan’ın ellerini kınayla bulayıp üzerine altınları bastırırken kadının parmaklarındaki buz gibi soğukluğu hissetmişti. O soğukluk, sadece kıştan kalma bir serinlik değil, yılların biriktirdiği, taşlaşmış bir nefretin dokunuşu gibiydi. Kadın, altını Dilan’ın avucuna öyle sert bastırmıştı ki, metalin tırtıklı kenarları kızın derisine gömülmüştü.
"Ağla kızım," diye fısıldamıştı büyük hanım, eğilip kulağına. Sesinde ne bir teselli ne de bir şefkat vardı. "Gözyaşın kınanı soldurmasın, bereketindir. Biz de böyle ıslattık bu toprakları."
Etrafta dönen kadınların zılgıtları, türküye karışıp odanın rutubetli duvarlarında yankılanıyordu. "Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler..." mısrası dökülürken dillerden, Dilan kendi cenazesinin başında duran kalabalığı izliyor gibiydi. Başının üzerindeki al duvak, nefes aldıkça ağzına yapışıyor, onu havasız bırakıyordu.
Dilan gözlerini sımsıkı kapattı. Gözyaşları, yanaklarından süzülüp çenesinden aşağı süzüldü ve tam o kırmızı keselerin üzerine, kınanın karıştığı o ıslaklığa düştü. O an, odadaki neşeli gürültü bir anlığına kulaklarından çekilir gibi oldu. Sadece saniyeler sürdü ama Dilan, avucunun içindeki o nemli sıcaklığın tuhaf bir şekilde kıpırdadığını hissetti. Sanki gözyaşı ve kına birleşmiş, derisinin altında yaşayan bir şeye dönüşmüştü.
Üç gün sonra Pazar günü kurulacak düğün sofrası, onun için bir kutlama değil, gençliğinin üzerine örtülecek kara bir toprak gibiydi. Köyün en nüfuzlu, en zengin ağalarından birine, kendisinden yirmi beş yaş büyük ve zaten iki karısı olan o adama kurban gidiyordu.
Derin nefes alarak kaderiyle barışması gerektiğini kendi kendine telkin etti. Ne demişti annesi?
"Sen bu köyün refah ve selamet içinde yaşaması için senden isteneni yapmalısın kızım."
Karadere köyünün sakinleri gerçek olmayacak şekilde zengindi. Köyde tek bir fakir yoktu. Herkesin iki, üç katlı görkemli evi, sürülerce hayvanları, geniş ekin toprakları vardı. Çalışıyor gibi görünüyorlardı ama hiçbiri çalışmadan zenginliğine zenginlik katıyordu. Tarlalarda çalışanlar, sürüleri güden çobanlar başka köylerden gelen kişilerdi. Köyde elli hane vardı ve hepsi lükstü. Ama en garip olanı bu değildi. Garip olan çoğu kişinin doğan çocuğu erkekti. Köyde sadece üç ailede kız vardı. Yani köyde üç kız çocuğu vardı. Dilan en büyükleriydi. Diğerleri on ve on iki yaşında küçük kız çocuklarıydı. Ve hanelerde sadece iki çocuk vardı. İkiden fazlasını yapmak yasaktı.
Yasak olan bir tek