"Yürü!” Kolumu öyle sert kavradı ki parmaklarının izi tenime mühür gibi işlendi. Taş zeminde ayaklarım sürüklenirken çıkan o kuru, acı ses avlunun duvarlarına çarpıp yankılandı. Sanki her yankı onurumdan kopan bir parçayı yüzüme fırlatıyordu. Acıyı hissetmem gerekirdi ama hissetmedim. Bedeni sürüklenen bendim, canı yanan yine bendim fakat içimdeki kırılma hissettiğim fiziksel acıdan çok daha derindi çok daha keskindi.
Elinde ordan oraya savrulduğum adamın adımlarını öfkesi belirliyordu. Hâlim umrunda değildi. Ne bir an duraksadı ne de tek bir kelime etti. Sanki kolumdan tutup sürüklerken beni değil de içindeki hiddeti taşıyordu. Her adımında biraz daha yabancılaştı bana. Bir zamanlar aynı sofraya oturduğum, aynı yastığa baş koyduğum adam şimdi bana bir yabancıdan farksızdı.
Konağın o heybetli kapısına vardığımızda parmakları koluma daha da kenetlendi. Gözlerinde merhametin kırıntısı bile yoktu. Bir yükten kurtulur gibi bir hatadan vazgeçer gibi beni eşiğin dışına savurdu. Dengemi kaybettim. Ayaklarım boşluğa denk gelmiş gibi sendeledim. O an ardımda kalan her şey birdenbire bana yabancılaştı. Buna kocam da dâhildi.
Elimin tersiyle yanağımdan süzülen yaşı sildim. Sıcaklığı avucumda kaldı. Varlığı içimdeki yangının küçük bir kanıtı gibiydi.
“Defol!” diye bir kez daha bağırdı Seyyid Han. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Koca Mardin sırılsıklamdı. Gökyüzü şehrin üstüne kederimi döküyordu. Ama o sağanak göğsümün ortasında büyüyen ateşe tek bir damla düşürmüyordu. Gökyüzü bile bu da senin cezan der gibi beni yandığım ateşe mahkûm ediyordu. İçimdeki yangın yağmurla inatlaşıyor, her saniye biraz daha harlanıyordu. Bedenim üşüyordu, parmak uçlarım titriyordu. Fakat kalbim cayır cayır yanıyordu. Islanmış saçlarım yüzüme yapışmıştı, elbisem ağırlaşmıştı. Yine de asıl ağırlık göğsümde taşıdığım kırgınlıktı.
Kafamı ağır ağır yerden kaldırdım. O an kendi ellerimle inşa ettiğim o canavarla göz göze geldim. Bir zamanlar bakışlarında huzur bulduğum adamın gözleri şimdi buz gibi yabancı ve acımasızdı. Öyle derin bir kinle süzüyordu ki beni... O bakışların ağırlığına daha fazla dayanamadım ve gözlerimi kaçırdım.
Dudaklarımdan istemsiz bir hıçkırık yükseldi. Sessizliği bastırmak istercesine elimin tersini dudaklarıma bastırdım, nefesimi tutup kendimi susturmaya çalıştım. Ama nafile bir çabaydı. Aylardır aynı yastığa baş koyduğum, geceler boyu teninde kaybolduğum adam şimdi bana bir düşman gibi bakıyordu.
Gözyaşı ve acı bundan gayrı Süveyda’nın kaderine kazınmıştı.
Gözlerinde en ufak bir pişmanlık yoktu. Beni bir yabancı gibi kapı dışarı ediyordu. İçi hiç mi yanmıyordu? Bir anlığına, gözbebeklerinde eski günlerden kalma bir kırıntı aradım. Bir sevda, bir merhamet... Hiçbiri yoktu. Sanki hiç olmamıştı.
Yüzüne baktım. Son kez bakar gibi baktım. Ezberlemek istercesine baktım. Kaşlarının arasındaki o derin çizgi öfkeyle daha da belirginleşmişti. Dudakları ince bir çizgi hâlinde kapanmıştı. O tanıdığım adam avuçlarımın arasından kayıp gitmişti. Gözlerinde