TANITIM
Aralık ile ocak ayları arasındaki o keskin zamana zemheri demişler. İnsan etini bıçak gibi kesen, sert ayazıyla yüzü felç eden o günler gireli, ancak birkaç gün oluyordu.
Peki o vakit, İbrahim niçin baharı yaşıyordu? Neden küle dönmüş ruhunda baharı hissediyordu? Peki ömrü boyunca yaşadığı küflü ev nasıl olur da çiçek gibi kokuyordu? Ya kulağına çalınan bu sesler de nesiydi?
Yahu kışın ortasında kuşların ne işi vardı? Bir de koca köyde ağaç kalmamış gibi her biri bütün sülalesini toplayıp gelmişti. İbrahim’in bok yuvasına dönmüş avlunun köşesindeki kurumuş şeftali ağacının dallarına konmuş, şakıyorlardı.
Hayır avlunun içindeki ağaç kuru falan değildi. Etrafta da pislik yoktu. Yemyeşil ve ihtişamlı dallarıyla evin boyunu aşmış ağaçlar göğe doğru uzanıyordu.
Şaşkınlıkla ve korkuyla kaşlarını çattı İbrahim. Etrafında dönmeye başladı. Ömür boyu yaşadığı boklu avlusunun içini gözleriyle taradı. Normalde pislikten adım atacak yer kalmayan avlunun her köşesinde rengarenk, çeşit çeşit çiçek fışkırmıştı. Yahu, onun evinin önünde çiçeğin ne işi vardı? Onun kepir topraklarında kuru ot bile bitmezdi.
Boklu avlunun içi böyleyse evin durumu nasıl diyerek yaşadığı yere çevirdi başını. Ensesine biri balyozla vurmuş gibi oldu. Bu ev kimindi Allah aşkına!
Ne ara beyaza boyamıştı, pervazları kırık dökük tahta pencerelerini? Hem onun pencerelerinde perde mi vardı? O renkli pencereden süzülen kar beyazı ucu dantelli perdeleri kim asmıştı yahu?
Sanki nenesi sabunlu su ile çitilemiş gibi ışıl ışıldı. Siktir oradan. Onun nenesi bırak perde çitilemeyi kendi işediği donlarını odanın ortasına sıyıran biriydi.
Öyleyse birileri gelmiş olmalıydı. Yoksa Cihat mı ayarlamıştı bütün bunları. Konu komşuyu hatta yedi köyü toplayıp “gidin şu bok yuvasını temizleyin. Akşama benden hepinize çay mı” demişti.
Kesin böyle bir şeydi. Hatta Cihat nenesini de ahıra bağlamış olmalıydı ki çalışırlarken kimsenin kafasını gözünü yarmasın diye.
Eve doğru bir iki adım attı. Ayaklarında yeni boyanmış hani şu bey çizmesi dedikleri has deriden çizmeler vardı. Çizmeye mi kıyamasa yoksa bastığı çimenlere ezdiğine mi yansa o halde tereddütle evin girişine doğru ilerledi.
Sahi, o dışarıda mıydı? Ne zaman çıkmıştı evden? Nereye gitmişti ki bu kadar uzun süre. O dönene kadar her yer güllük gülistanlık oluvermişti?
Vallahi olmayan aklını yitirecek bir de bunu bulmakla uğraşacaktı.
Kapının önüne kadar geldi. Kapı da değişmişti hatta gümüşten tokmağı bile vardı. Hem de sonuna kadar açıktı. Eşiğin tam önünde durdu. İçeri girmeden önce usulca kafasını içeri doğru uzattı.
Gözüne takılan her köşe ışıldıyordu. Desenli kilimler, ipekten kırlentleri olan divanlar giriş holünün tam karşısındaydı. Yere serilen o dokuma ağır halı dersen insan bakmaya ve basmaya kıyamazdı.
“Ebe!” diye önce kısık sesle seslendi İbrahim. Kimse duymadı sesini. Sanki içeride kimse yoktu.
Bir daha seslendi.