Bazı sabahlar insan, hayatının değişeceğini gökyüzünün renginden anlayabilirmiş gibi geliyor bana. Oysa gökyüzü her zamanki gibi aynı yerde duruyor, güneş yine aynı çatıların ardından yükseliyor, sokaklar yine bildiği seslerle uyanıyordu. Değişen ne gökyüzüydü ne de sokaklar. Değişen, insanın içinde taşıdığı ve henüz adını koyamadığı o küçücük histi. Benim içinse sabahlar, alarmın üçüncü çalışında gözlerimi açıp yatağın kenarına oturmakla başlardı. Sonra tavana bakardım. Tavanın sağ köşesinde, kışın sızdıran çatıdan kalmış sarımtırak bir leke vardı. Ev sahibimiz her yıl boyatacağını söyler, her yıl başka bir bahaneyle ertelerdi. Geçen yıl tesisatçı gelmiş, ondan önceki yıl yağmurun normalden fazla yağdığını anlatmıştı. Bu yıl da muhtemelen havaların düzelmesini bekleyecekti. Ben de her sabah o lekeye bakıp kendi kendime, Bu evde bir gün hiçbir şeyi tamir etmek zorunda kalmadan yaşayabilecek miyiz acaba? diye sorardım. Cevabını bildiğim soruları sormakta üstüme yoktu.
Telefonumun ekranını açtım. Saat yediyi on iki geçiyordu. “Eyvah!” Yataktan öyle hızlı kalktım ki ayağım halının kıvrılan ucuna takıldı. Dengesizce iki adım attıktan sonra komodinin kenarına tutundum. Komodinin üstündeki yarısı dolu su bardağı sallandı, içindeki suyun bir kısmı masaya döküldü.
Bir süre olduğum yerde durup bardağa baktım. “Günaydın Hazan,” diye söylendim kendi kendime. “Daha sabahın başında evi su bastırmadan günü bitirmeyi başarabilirsen kendinle gurur duyabilirsin.”
Kapımın ardından kahkaha duyuldu. “Seninle konuştuğunu duyabiliyorum!” Arda. Yirmi iki yaşındaki kardeşimin en sinir bozucu özelliklerinden biri, evin öbür ucunda olsa bile insanın söylediği her şeyi duymasıydı. İkincisi de duyduğu her şeye yorum yapması. “Dinleme o zaman!”
“Duvarlar ince, abla!”
“Bir gün o duvarların arkasından gelip seni boğacağım!”
“Önce kahvaltı hazırla da sonra düşünürsün!”
Yastığı kapıya fırlatmayı düşündüm. Sonra yastığın kapıya ulaşmayacağını, ulaşsa bile kapının kapalı olduğunu ve benim asıl geç kaldığımı hatırladım. Dolabımdan ilk elime gelen kot pantolonu, üzerine de açık renkli ince bir gömleği çıkardım. Saçlarımı taramaya çalışırken aynadaki görüntümle göz göze geldim. Koyu kahverengi, omuzlarımı geçen saçlarım geceden kalma bir isyanla her yana dağılmıştı. Birkaç tutamı yüzümden uzaklaştırıp geriye topladım, sonra topladığım saçların yarısı yeniden omuzlarıma düştü. Vazgeçtim.
Bazen insanın kendisiyle giriştiği mücadeleleri kazanması gerekmiyordu. Bazen yalnızca evden çıkabilecek hâle gelmesi yeterliydi. Yanaklarıma biraz renk verdim, dudaklarıma nemlendirici sürdüm ve çantamı kaptığım gibi odadan çıktım.
Mutfaktan kızarmış ekmek kokusu geliyordu. Annem, mutfak tezgâhının önünde durmuş, bir yandan çay dolduruyor, bir yandan da telefondan açtığı videoyu dinliyordu. Ekrandaki kadın, evde yoğurt mayalamanın püf noktalarını anlatıyordu.
Annemin kendi yoğurdunu mayalamak için izlediği video sayısını artık hesaplamıyordum. Bir gün hepsini bir araya getirip kitap yaparsak mutfak raflarımızın yarısı boşalırdı. “Günaydın anne.” annem bana dönüp beni süzdü.
“Günaydın kızım. Şu saçını da bir