Güneş, şehrin devasa cam gökdelenleri arasına sığınmış, ışıklarını altın rengi bir örtü gibi binaların duvarlarına serpiştiriyordu. Uzaktan bakıldığında bile ihtişamıyla göz kamaştıran, neredeyse bulutlara değen bu devasa iş merkezinin önünde durduğunda Ece’nin kalbi, göğüs kafesinin içinde adeta bir kuş gibi çarpıyordu. Yirmi beş yaşındaydı ve hayatı boyunca adadığı davanın, intikamının tam da ortasına gelmişti artık.
Ece, sadece yaşının değil, güzelliğinin de çok ötesinde bir duruşa sahipti. Uzun dalga, dalga omuzlarından beline kadar dökülen sarışın saçları, her hareketinde ışıkla dans eder gibi parlıyordu. Ama en çarpıcı yanı gözleriydi. Ne tam yeşil, ne tam mavi, ışığa göre ton değiştiren, içinde binlerce duygu ve sır barındıran o renkli bakışları, bakan herkesi olduğu yere mıhlayacak kadar etkileyiciydi. Yüz hatları o kadar ince ve zarifti ki, insanın bakmaya doyamadığı ama aynı zamanda derinlerinde bir soğukluk, geçmişten kalma bir acı taşıdığı hemen anlaşılıyordu. Uzun boyu, dik duruşu ve giydiği zarif, dik yaka takım elbisesiyle hem çok başarılı hem de çok gizemli bir izlenim bırakıyordu. Elindeki deri iş çantasını sıkıca kavradı, derin bir nefes aldı ve devasa cam kapılardan içeri adımını attı.
Ece, bu pozisyona layık olmak için yıllarca gece gündüz çalışmış, en iyi okullarda okumuştu. İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’nü birincilikle bitirmiş, ardından Londra’da Uluslararası İşletme ve Yönetim üzerine yüksek lisans yapmıştı. Bununla da kalmayıp, ileri düzeyde İngilizce ve Almanca biliyor, aynı zamanda uluslararası protokol, yönetim asistanlığı, zaman yönetimi ve kurumsal iletişim konularında en prestijli sertifikalara sahipti. Daha önce iki büyük holdingde üst düzey yöneticilerin yanında asistanlık yapmış, referansları kusursuz, başarıları ise her zaman konuşulmuştu. Elindeki CV öyle etkileyiciydi ki, sadece eğitim geçmişi ve başarıları bile onu işe almak için yeterli bir sebepti; bir de üstüne o eşsiz güzelliği ve zarafeti eklenince, karşısındaki kişinin hayran kalmaması imkansızdı.
İçeri girer girmez, tüm bakışların üzerine çevrildiğini hissetti. Lobi parlayan mermer zeminleri, yüksek tavanları ve son derece şık dekorasyonuyla insanı küçülten büyüklükteydi. Etrafta koşturan, dosyalar taşıyan, telefonla konuşan insanlar vardı ama Ece, adeta ortalığa düşen bir ışık parçası gibiydi. Yanından geçen her erkek dönüp bir daha baktı, bazıları birbirlerinin kulağına fısıldaştı, kadınlarsa hem hayranlık hem de kıskançlık karışımı bakışlarla onu süzdü. O kadar güzel ve etkileyiciydi ki, bulunduğu ortamda fark edilmemesi imkansızdı. O ise tüm bu bakışları, hayranlıkları ve merakı hiç görmüyormuş gibi, başını dik tutarak, sakin ve kararlı adımlarla asansörlerin bulunduğu bölüme yöneldi. Amacı belliydi: en üst kat.
Asansöre bindiğinde aynada kendine baktı. Gözlerinin içine baktığında gördüğü şey sadece güzellik değildi; on yaşından beri içinde büyüttüğü o intikam ateşi, kaybettiği hayatı ve annesinin