Yirmi altıncı baharımın ilk gününde karşımdaki çarşaf gibi denize laf anlatmaya çalışıyorum. Altıncı baharımdaki kayıtsızlık ve on altıncı baharımdaki umutları toplasan bir yirmi altıncı baharımın çöküşü etmezler asla.
Bomboş bir çerçeveden baktığım şu önümdeki deniz beni sakin dalgalarının arasına çağırıyor. Bir alçalıp bir yükselen martı sesleri... Ağlayan bir çocuk, yanında ona susması için yalvaran bir anne... Biraz huzur isteyip de yürüdüğüm onca yolun sonunda ki olasılık hesaplarımın içine ediyorlar işte... Az ileride balık tutan adamın kovası boş, elindeki oltayı boşa kaldırıp indiriyor. Sabırsız insan balık tutabilir mi? Beklemedeyim, onun balık tutuşunu görebilecek kadar sabredebilir miyim bilmiyorum.
Telefonumda bir cevapsız arama. Annemdir kesin, kim arar benim gibi bir adamı anacığından başka... Karı kız işlerini de bırakalı çok olmuştu oysa ama bugün yaşadıklarımdan sonra iyice anladım ki onlar beni bırakmayacaklar... Ara sıra yakınlaşıyoruz ismi lazım olmayan birkaç hatun kişiyle. Sadakatsizlerle dolmuş dünya. Sırrı olmayan kalmamış. Kimin eli kimin cebinde fısıltılar hainde yayılıyor kulaktan kulağa. Kimse ifşa olmaktan korkmuyor zaten. Hem benim suçum mu bu kadar yakışıklı olmak? Bana ne kızın sevgilisi bizi uzaktan gördü de yetişemediyse! Kimin sorunuysa o kafa patlatsın üzerine! Ben cigaramı yakar, keyfime bakarım. Kız gidince içimde başka bir ben belirir bazen bugünkü gibi. Sövüp saydırır dışımdaki bana... Ne yalan söyleyeyim en çok da aynadaki herifin cümleleri koyar zaten adama...
Aldığı uçan balonu elinden kaçan çocuk ağlarken ince bir keyif şarkısı mırıldanan dudaklarımın üstündeki bakımlı bıyıklarım sararmış dişlerimi gizliyor, çaktırmayın... Şu mavi gözlerim olmasa kim bakar benim gibi hıyara... Duyulan selâ sesi ile birlikte annemin bedduası düştü aklıma yine.
“Pusta kalasın, yalnız ölesin inşallah!”
“Eyvallah anacığım.” deyip yoluma bakıyorum her seferinde. “Tabiatım bu ana, beni akrep doğurmasaydın.”
Hayalî karşımda duran annem suratını ekşitirken bisikletiyle sahili turlayıp çay satan çocuk böldü iç sesimi.
“Çay vereyim mi abi? ”
Ses gelmeyince bütün meziyetlerini bir çırpıda patrona anlatmaya koyulan bir işsiz gibi saydırmaya başladı çaycı çocuk. “Nescafe, çekirdek, kola...”
Yok kardeş bâbında elimi göğsüme koyup, yanımdaki fakir termosunu gösterdim. Hatırı sayılır paraya alınmış ünlü bir kahvecinin modeli olduğunu anlamadı çaycı. Asık suratıyla bisikletine döndü.
Bir zafer edasıyla yanımdaki boş termosa baktım. Kız alelacele yanımdan ayrılırken götürmeyi unutmuş. Sözde iki arkadaş muhabbet edecektik.
Yersen!
Hangi hatun bana bu kadar yaklaşıp da dudağımdaki baldan mahrum kalmayı ummuş?
Ah aklıma düşüverdi Canan! O nasıl endam, nasıl duru güzellik... Hanım hanımcık giyinir, dudağına ruj bile sürmez. Yüzünde boyaya ne gerek? İrice gözleri, biçimili kaşlarıyla bin türlü botokslu hatuna bedeldir güzelliği. Böyle bir içim su afet kanar mı bir çift mavi göze? Ağzım iyi laf yapsa ne çıkar, birkaç