Fırtınalı bir gecenin açtığı yarayı, hiçbir şefkatli el tamamen kapatamaz. Zaman, ruhu sökülmüş bir saatin akrebinde donup kaldığında, geriye sadece sesizlik kalırdı. İki yıl geçmişti. Evin koridorlarına sinen o tanıdık parfüm kokusunun, babamın aceleyle evden çıkarken bıraktığı anahtar şıkırtılarının ve annemin o keskin cümlesi, zihnimde yankılanıp duran son cümlesinin üzerinden tam iki yıl… “Yazarlık karın doyurmaz Hazal! Gerçek dünyaya dön!”
O fırtınalı gecede, annemin dudaklarından dökülen bu sözler odamın duvarlarına çarpıp kalbime saplanmıştı. Oysa o feci kazayla birlikte sadece onların hayatı son bulmamıştı; benim içimdeki o heyecanlı yazar kız da onlarla birlikte o karanlık yolda can vermişti. O günden sonra siyah kapaklı defterimin kapağını bir daha hiç açmadım. Mürekkebim, o gece en büyük yasına bürünmüştü. Odamın penceresine vuran yağmur damlalarını izlerken dizlerimi kendime doğru biraz daha çektim. Artık okulda da, dışarıdada herkesin bahsettiği o çok konuşmayan, ne derseniz deyin susan bir kızdım. İçimdeki gürültüyü kimse duysun istemiyordum. Annemin yokluğu göğsümde devasa bir boşluk açmıştı. Babam başarılı bir avukattı; evimiz onun o ağır, heybetli hukuk kitaplarıyla doluydu. Eskiden onun çalışma odasına girip o kalın hukuk kitaplarının sayfalarını karıştırmayı çok severdim. Ama artık o odanın kapısının önünden bile geçemiyordum, adım atmaya cesaretim yoktu. Adalet, bizim evimizi terk edeli çok olmuştu.
Kapının hafifçe tıklatılmasıyla irkildim. Kapı yavaşca aralandı ve içeriye elindeki sıcak bitki çayı bardağıyla Simge ablam girdi. Yüzünde, iki yıldır hiç eksik etmediği o şefkatli ama arkasında hep bir parça hüzün barındıran gülümsemesi vardı. Ablamın gözleri tıpkı babam gibi maviydi ve saçları koyu kahverengiydi. Bense ablama çok zıt olarak, tıpkı annem gibi kahverengi gözlere sahiptim. Yanıma yaklaşıp bardağı komodinin üzerine bıraktı ve yatağın kenarına ilişti. “Yine mi karanlıkta oturuyorsun güzelim” dedi, sesindeki o korumacı tını her zamanki gibi yumuşacıktı. Elini uzatıp saçlarımı şefkatle okşadı. “Kendini böyle eve, bu odaya kapatman beni çok üzüyor. Biliyorsun değil mi? Ben hep yanındayım.” Gözlerimi pencereden ayırmadan sadece hafifçe başımı salladım. Simge ablam, anne ve babamın gidişinden sonra bana bir abladan çok daha fazlasını olmuştu. Benim için çırpınışını, o yumuşacık elleriyle beni sarıp sarmalayışını görüyordum. Ama içimdeki o fırtınayı dindirmeye kimsenin gücü yetmiyordu. Yanağıma ufak bir öpücük bırakıp odadan yavaş adımlarla çıktı ve kapıyı usulca kapattı.
Odada yine alışık olduğum sesizlikle baş başa kalmıştım. Şu koca dünyada annem ve babamın gidişiyle yapayanlız, kimsesiz kalmıştım belki; ama ablamın varlığı, karanlığıma sızan küçücük bir ışık gibiydi. O olmasaydı bu fırtınanın içinde tamamen kaybolurdum. Gözlerimi yavaşca kapatıp derin bir nefes aldım. Çünkü dışardaki fırtına ne kadar sert olursa olsun, kalbimin kırıklığını saracak bir