Adana’nın o ağır sıcağı, konağın geniş balkonunda adeta asılı kalmıştı. Baran, terini silerken öfkeliydi; sanki o sıcak değil de, yıllardır babasından ve babaannesinden dinlediği o eski kin yakıyordu içini.
Boran, kardeşinin bu hallerine alışık olsa da, kendi düğününe gölge düşmesine izin vermeye niyetli değildi. Balkonun korkuluklarına yaslandı, uçsuz bucaksız tarlalara bakarak derin bir iç çekti.
"Abi olacak iş miydi? Koskoca memlekette kız mı kalmadı da gittin o ailenin kızını buldun?" diye hayıflanan kardeşine döndü. Bakışları yumuşaktı ama sesi kararlıydı:
"Oğlum Esin'in ne suçu var bu işte?" dedi Boran, sesini biraz daha alçaltarak. "Zamanında babası halamı istemiş, alamamış... Onların yarım kalan hesabı bizim hayatımız mı olsun? Cefasını neden Esin’le ben çekelim?"
Baran, oturduğu sandalyeden doğrulup ters ters baktı abisine. Bunun üzerine Boran, "Sevdaya, bu düşman ailenin kızı... 'Bundan olmaz, kan uyuşmaz' desen de laf anlamıyor ki!" diye diretti.
Boran, kardeşinin omuzuna elini koydu, onu teskin etmek ister gibi sıktı. "Bak Baran, sen de bu kadar ön yargılı olma. Aileler tamam dedi, rıza gösterdi bir kere. Kim bilir, bakarsın ne güzel olur her şey... Bu düğün, yıllardır süren bu saçma düşmanlığı bitirir belki. Kanla değil, çiçekle anılırız artık."
Baran, abisinin elini omzunda hissedince öfkesi biraz durulur gibi oldu ama içindeki o huzursuz yumru hala oradaydı. Derin bir nefes alıp bakışlarını kaçırdı.
"Beni yanlış anlama abi," dedi sesi bu kez daha kısık, daha samimi çıkarak. "Amacım düğününe gölge düşürmek, senin canını sıkmak değil. Esin de iyi kız, biliyorum; ona bir sözüm yok. Ama annesi..." Duraksadı, yüzünü ekşitti. "O Süheyla cadısı öyle mi? Sen bizden değil abi, asıl sevdanı ondan sakın. O kadının olduğu yere huzur girmez."
Boran sustu. Kardeşinin haksız olmadığını biliyordu. Süheyla Hanım’ın her adımı hesaplı, her gülüşü kinciydi. O konakta geçecek günlerin, kurulacak sofraların üzerine Süheyla’nın gölgesinin düşeceğini kestirmek zor değildi. Ama ne yapsındı? Gülü seven dikenine katlanırdı. Boran da Esin’e duyduğu o büyük aşkın hatırına, Süheyla’yı görmezden geliyor, sessizce sineye çekiyordu.
"Biliyorum Baran, biliyorum..." diye mırıldandı Boran. "Ama Esin için değer."
Baran tam bir şey daha söylemek için ağzını açmıştı ki, güneşin altında parlayan kol saatine gözü takılınca söyleyeceklerini unutuverdi. Gözleri faltaşı gibi açıldı.
"Ohooo!" dedi elini havada sallayarak. "Biz burada eskiye yeniye daldık, toplantıyı tamamen unuttuk!"
Boran, kardeşinin bu telaşıyla beraber hemen hareketlendi. Sandalyenin arkasına astığı ceketini tek hamlede alıp ayağa kalktı. Tam kapıya yönelecekken bir an duraksadı, kaşlarını çatarak etrafına bakındı.
"Demir nerede?" diye sordu Boran.
Baran, az önceki gerginliğinden eser kalmamış bir şekilde güldü. Başını mutfak tarafına doğru çevirdi.
"Mutfakta," dedi kıkırdayarak. "Züleyha Sultan sanki kapısında kimsesiz çocuk bulmuş gibi, Demir’in ağzına