Kara Peçe
"Dağların sakladığı sırlar, en çok onu çözmeye gönül verenleri çağırır; bazen o sır, bir bakışta saklıdır, bazen bir gölgenin ardında."
Yer: Dağıstan / Derbent Eski Yolları
Tarih: 15 Nisan 1994
Dağıstan’ın o eşsiz, bir o kadar da sarp ve görkemli coğrafyasında, ilkbaharın getirdiği serin rüzgârlar, akşamüstü güneşinin altın ışıklarıyla birleştiğinde adeta başka bir dünyaya dönüşürdü. İşte o gün, o yabancı ve bir o kadar da etkileyici topraklara, henüz yirmi altı yaşında, genç ama kararlı bir adam ayak basmıştı: Alper Korkmaz. Kıdemli Üsteğmen rütbesiyle buraya yeni atanmış, daha görevinin ilk gününde bile, taşıdığı sorumluluğun ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Boylu poslu, geniş omuzlu, heybetli duruşuyla nereye gitse fark edilen, bakışları üzerinde toplayan bir yapısı vardı; bu da doğal olarak, yabancıların pek sevilmediği bu dağlık bölgede dikkat çekmesine neden oluyordu. Onu buraya getiren en büyük özelliği, diller konusundaki üstün yeteneğiydi; Türkçe ve Kürtçeyi anadili gibi konuşur, Arapçayı akıcı bir şekilde kullanır, Rusçayı kusursuz bilir, hatta Çerkezceyi de anlayıp konuşabilirdi. İstihbarat teşkilatı, bu yeteneklerinden dolayı onu özellikle bu hassas bölgeye, gizli bir görev için göndermişti ancak henüz görevinin başında olduğu için teçhizatını teslim almamış, silahsız bir şekilde yollara düşmüştü.
Dar ve taşlık yollarda, birbirine geçmiş dik yamaçlar arasında ilerlerken, arkasında sürekli bir gölgenin dolaştığını, adımlarının takip edildiğini seziyordu. Dönüp baktığında belli etmeseler de, üç-beş kişilik bir grubun onu uzaktan izlediği apaçık ortadaydı. Alper, herhangi bir kargaşa çıkarıp dikkatleri üzerine daha fazla çekmek yerine, onları uzaklara kadar, kimsenin olmadığı, yamaçlarla çevrili, ıssız ve eski bir harabenin yanına kadar çekmeyi planladı. Amacı, meseleyi sakin bir yerde, kimseye zarar vermeden ve olay büyütmeden çözmekti; niyetini belli etmeden adımlarını hızlandırdı, sarp yolları tırmandı ve peşindekileri istediği yere kadar sürükledi. Tam harabenin önündeki boş alana ulaştığında durdu ve arkasına döndü; beş adam artık yolu tamamen kapatmış, geri çekilme şansını tamamen ellerinden almışlardı.
Üzerlerinde deri ceketler, sert ve tehditkâr bakışlarla etrafını sarmışlardı. En önde duran iri yarı adam, ağzındaki sigarayı yere atıp ezdi ve bozuk bir Türkçe yerine, Alper’in çok iyi bildiği Rusça ile sert sert konuştu:
“Burası senin gibi yabancıların gezineceği yer değil, Türk. Ne işin var senin buralarda?”
Alper, sakinliğini bir an bile yitirmedi, gözünü kırpmadan, kusursuz bir telaffuzla karşılık verdi:
“Sadece bir yolcuyum, kayboldum biraz. Size ne zararım dokunur ki?”
Adamlar alaycı ve gülünç bakışlarla birbirlerine baktıktan sonra elleri beline gitti ve birer birer kıvrık, parlak çelikten bıçaklarını çıkardılar. Hava bir anda ölümcül bir sessizliğe bürünürken, Alper’in elinde hiçbir silah, hiçbir koruyucu araç yoktu; sadece bedenine, eğitimine ve yeteneklerine güveniyordu. Askerlik boyunca en üst seviyede dövüş