Otelin önündeki araç kuyruğu Lena’nın tahmin ettiğinden daha uzundu. Taksi girişe yaklaşamayınca ücretini ödeyip son elli metreyi yürümek zorunda kaldı. Yağmur birkaç dakika önce kesilmişti; kaldırım taşlarının arasında biriken su, otelin cephesindeki sarı ışıkları titreşen lekeler hâlinde yansıtıyordu. Ceketinin yakasını biraz daha kapatıp döner kapıya yöneldi. İçeri girer girmez dışarıdaki serinlik yerini ağır bir sıcaklığa bıraktı. Taze çiçek, kahve ve pahalı parfüm kokusu havada birbirine karışmıştı. Resepsiyonun önünde valizleriyle bekleyen insanlar vardı, bar tarafında birkaç masa doluydu, salonun uzak köşesindeki piyano çalan adamın müziği konuşmaların altında ancak seçilebiliyordu.
Aynadaki yansımasına baktı; saçlarını, yüzünü, elbisesinin omzunda düzgün durup durmadığını son kez kontrol etti. Görünürde düzeltecek bir şey yoktu. En azından buluşmaya hazır görünüyordu.
Julian’ı yalnızca gazetelerde gördüğü haberlerden ve meslek çevresinde hakkında duyduklarından tanıyordu. Büyük boşanma davalarında sık sık adı duyulan, kaybetmeyi pek sevmeyen, serveti kadar mahkeme salonlarındaki soğukkanlılığıyla da bilinen bir avukattı. Ortak bir arkadaşları birkaç hafta önce tanışmalarının iyi bir fikir olacağını söylemiş, Julian da akşam yemeğini kabul etmişti. Lena başta bunu gereksiz bulmuştu. Sonra Mina’nın ısrarından kurtulamayacağını anlayınca gelmeye razı olmuştu.
Telefonu yeniden titreşti.
Mina’dan gelen mesaj ekranda belirdi.
Trafikteyim. Beş dakika. Sakın bensiz yukarı çıkma.
Dokuz dakikam var.
Senin için dokuz dakika tehlikeli bir süre.
Lena cevap yazmadı. Telefonu çantasına atıp tokasını kapatmak istedi ama parmakları boşluğa değdi. Çantasının ağzı yine açıktı. Bir an durup içine baktı. Cüzdanı, küçük makyaj çantası, dosya kapağı ve anahtarları görünüyordu. Telefonunu da az önce onların üzerine bırakmıştı. Tokayı kapatırken yüzünü buruşturdu. Bunu sürekli yapıyordu. Çantasına kolay ulaşmak uğruna yıllardır ağzını açık bırakıyor, Mina her gördüğünde aynı konuşmayı yapıyordu.
Resepsiyonun yanından geçip lobinin ortasındaki geniş oturma bölümüne ilerlerken omzuna hafif bir temas oldu. Arkasından geçen adam hemen özür diledi. Lena dönmeden başını salladı. Kalabalıkta insanların birbirine çarpması olağandı. İki adım daha attıktan sonra sağ taraftaki dekoratif aynada bir hareket gördü. Koyu renk montlu adam arkasındaydı. Az önce özür dileyerek yanından geçen kişi. Yürümeye devam ediyordu ama sağ eli bedeninin yanında değildi.
Lena’nın çantasının içindeydi. Adımlarını kesmedi. Adam parmaklarını telefonun çevresine kapatırken Lena aynadan izledi. Bir saniye daha bekledi. Telefon çantadan çıkınca aniden döndü ve adamın bileğini tuttu.
“Onu yerine koy.”
Adam öyle hazırlıksız yakalanmıştı ki birkaç saniye konuşamadı. Gözleri önce Lena’ya, ardından elindeki telefona kaydı. Sonra yüzünde aceleyle hazırlanmış bir şaşkınlık belirdi.
“Pardon?”
Lena onun bileğini bırakmadı.
“Telefonumu.”
Adam çevresine baktı. Yanlarından geçen iki kişi yavaşlamıştı.
“Bu benim telefonum.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
Bileğini bıraktı.
Adam bunu fırsat bilip telefonu cebine sokmaya hazırlanırken Lena çantasından kendi kulaklığını çıkardı. Ekranı kilitli olan telefon adamın elindeydi. Lena kulaklığın üzerindeki düğmeye basınca telefonun ekranı aydınlandı. Kilit ekranında