Bugün, 10 Kasım 2041'den tam iki gün sonrası.
Kırk sekiz saat.
Zamanın bu kadar net sayılabiliyor olması tuhaf geliyordu. Acının da bir ölçüsü varmış gibiydi. "İki gün geçti, artık alışması lazım," diyeceklerdi neredeyse. Ama alışılmıyordu. İçimde bir yerde hâlâ yanlışlık yapılmış gibi hissediyordum. Sanki bu haber bana ait değildi de bir başkasına verilmesi gerekilirken yanlışlıkla bana ulaşmıştı.
Haberi bana dün akşam verdiler. Bu bile başlı başına anlamsızdı. Babam iki gün önce ölmüştü ama bana bir gün sonra haber verildi. Acıyı bile zamanlayıp uygun gördükleri anda teslim ediyorlardı sanki. O andan beri ne ağzımdan iki lokma yemek geçti, ne de dudaklarım bir çift kelime etmek için aralandı. Konuşmayı denediğim birkaç an olduysa da kelimeler boğazımda düğümlenip kaldı. Sanki ses çıkarırsam her şey gerçek olacakmış gibi.
Gerçekten haykırarak ağlamak istediğim her seferde ensemdeki implant ince bir uyarı sesiyle titremeye başlıyordu. Önce hafif bir karıncalanma, sonra tanıdık soğukluk ve ardından koluma yayılan sakinleştirici. Duygularım daha yükselmeden bastırılıyordu.
Yas seviyesi kritik. Sakinleştirici enjekte ediliyor.
Ses mekanik ve duygusuzdu ama garip bir şekilde artık tanıdıktı. Son iki gündür en çok duyduğum şey belki de buydu. Evin içinde dolaşırken ayaklarımın nereye bastığını bile fark etmiyordum. Bir odadan diğerine geçiyor, sonra neden geçtiğimi unutuyordum. Bedenim hareket ediyor ama zihnim geride kalıyor gibiydi. Gözüme bir damla bile uyku girmedi. Her kapı sesinde irkiliyordum. Onun geri gelme olasılığını düşününce, bir daha gelemeyeceğinin bilinciyle içimde bir şeyler sessizce kırılıyordu.
Sabahın erken saatleriydi. Ebedi Anıt Mezarlığı'nın gri mermerleri, kasvetli gökyüzünün altında neredeyse renksiz görünüyordu. Gökyüzü ağırdı. Kalın Bulutlar alçalmış, şehrin üzerine çökmüştü. Güneş vardı ama sadece hastalıklı ışığını sızdırıyordu. Hafif asit çisentisi tenime değdiği anda ince bir yanma hissi bırakıyordu. İlk başta serinlik gibi olsa da sonra gecikmeli bir acı veriyordu.
Babamın mezarının başında dimdik duruyordum. Siyah polis üniformam yağmurla ağırlaşmıştı. Kumaş tenime iğrenç bir şekilde yapışmış olsa da kıpırdamıyordum. Yanımda birkaç resmi asker ve rejimin zorunlu yas töreni için gönderdiği donuk yüzlü insanlar vardı. Kimse üzgün görünmüyordu. Sanki herkes doğru yüz ifadesini takmıştı da gerçek duygularını bir yere bırakmıştı. En çok ihtiyaç duyduğum şey birine sarılmakken kimse bana dokunmuyordu bile.
Rejim görevlisi tok bir sesle, havayı keser gibi konuşmaya başladı. Sesinden duygusuzluk akıyordu. "Komutan Erhan Demir, Birlik ve Katılım İdaresi'ne sonsuz sadakatiyle, 10 Kasım Pazar günü Sınır Koruma Operasyonu sırasında şehit düşmüştür." Bu cümleler kelime kelime ezberlenmişti. En ufak bir duygu kırıntısı olmadan söyleniyordu. "Kendisinin katılım puanı 94 olduğundan, Ebedi Anıt'a kabul edilmiştir." İmplantım ensemde tekrar titredi. "Verdiği emekler doğrultusunda kendisine minnettarız."
Minnetarız.
Yas seviyesi kritik. Sakinleştirici enjekte ediliyor...
Dişlerimi sıktım. Bu