-BAŞLANGIÇ-
Ceren elleriyle kendini sararken karanlıkta, uzakta duran birkaç cılız ışığa gözlerini dikti. Bu ıssız yerde, gecenin ona kazandırdığı sesleri dinledi.
Dışarıdaki hava iliklerine kadar onu titretirken uyuşan parmak uçlarını kollarının altına sokuşturdu. Dondurucu soğuk yüzünden çatlamış dudaklarından çıkan buhar, önünde bulunan camı buğulandırıyordu. Kasım ayının sonlarına gelirken kış keskin bir şekilde kendini belli ediyordu.
Montu sırılsıklam olduğu için tekrar giymeyi aklından bile geçirmedi. Lakin ince kazağı her saniye daha da üşümesine neden olurken uykusunu bastırmaya çalışıyordu.
Tarık odaya girdiğinde, Ceren kısaca bakışlarını ona çevirse de tedirginlikle tekrar pencereden dışarı bakmaya devam etti. Sessizliği sadece nefesleri bozuyordu. Bir de Ceren’in ara sıra birbirine çarpan dişleri.
Ceren, karanlıktan korkardı. Gece yatarken bile evin ışıklarının yarısını açık bırakan biri olarak dağ başında, zifiri karanlıkta kalmak; donmaktan bile korkutucuydu. Tarık’ın karanlıkta bu kadar rahat dolaşmasına hayret ediyordu. Kendisi ay ışığının vurduğu pencereye yapışmış biraz aydınlık ararken adamın kaygısız tavrına uyuz oluyordu.
“Seni korkutmuyor mu?” diye sordu kendine hâkim olamayarak. Tarık yeni oturduğu koltukta boş bakışlarla kadına baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Umursamazlığı gözlerini devirmesine neden olurken sıcak nefesini bir kez daha cama üfledi. Bedenini yarım çevirerek ona döndü.
“Bu sesler seni korkutmuyor mu, ya da burada olmak? Karanlıkta, bir bilinmezlik içinde plansız durmak tedirgin olmana neden olmuyor mu?”
Adam geceye karışan uluma seslerini dinleyerek küçük kulübenin salonuna göz attı. Bıkkınca nefes verirken kalçasını kaydırarak oturduğu yerde yayıldı.
“Korkmak bir işe yaramıyor maalesef. Sadece zayıf görünmene neden olur. Kötü düşünmezsen korkacağın bir şeyde kalmaz.”
Kadın olduğu yerde yıkıcı ayazla kamburlaşan sırtını dikleştirdi. Onun en çok da bu çokbilmiş tavrına sinir oluyordu.
“Sence başımıza gelen sıradan bir durum muydu? Saçma bir ipucunun peşinden buralara kadar geldik ama garip bir şekilde dağ başında mahsur kaldık.”
Duvara yaklaşarak loş ışığa biraz daha sığındı. Kafasını tekrar cama çevirip ağaçlarla dolu çevrede herhangi bir tehlike aradı.
Tarık kadının olduğu yerde titreyen ama güçlü görünmeye çalışan zayıf bedenini baştan aşağı süzdü. Ceren yere düştüğü için, montu giyilemeyecek haldeydi. Ancak kendininki üstündeydi ve kaz tüyünden yapılma mont o an terletecek kadar sıcaktı. Ayrıca kulübenin arkasında yakılmak için istiflenen yığınla odun vardı.
Fakat vicdanı bu kadına karşı kapalıydı. Üşümesini önemsemedi. Merhametini susturabilmek için öfkesine sığındı.
“Senin kafa yoracağın başka şeylerin olması gerekmiyor mu? Mesela şu an katil ya da kurban olman gibi.”
Kadının içinde bir şeyler çatladı, tedirginliğin yerini sinir aldı. Titreyen bedeni bile o an önemini yitirdi. Başını hızla çevirip sözlerini tokat gibi savurdu.
“Eğer katil olduğum hakkında hâlâ şüphelerin varsa, hemen arkana bakmadan gitmeni öneririm.”
Tarık’ın damarına bastığına kendini inandırırken, dudağının kenarı hafifçe yükseldi.
“Sonuçta ölenlerden biri de annendi. Hem onun yasını