BÖLÜM 1
Altı Yıl Sonra
Mahallemizde herkes birbirinin hayatını bilirdi.
Kim sabah erkenden işe gider, kimin oğlu sınavdan kaç alır, hangi evde kimin misafiri vardır, kimin kocası yine kahvede oturuyordur…
Hepsinin bir şekilde haberi olurdu.
Benim hayatımın da bu mahallede benden önce öğrenildiği zamanlar olurdu.
Bazen annemden önce Nermin teyze bilirdi.
Bazen babamdan önce Kerem.
Hatta bir keresinde üniversitede hangi bölümü yazacağımı bile ben karar vermeden önce karşı komşumuz öğrenmişti.
“İlge ekonomi yazacakmış.”
O gün annemin yüzüne bakıp,
“Anne, ben daha karar vermedim,” demiştim.
Annem de gayet sakin bir şekilde çayını karıştırıp,
“Ben de sana onu söyleyecektim,” demişti.
Mahalle böyle bir yerdi.
İnsana ait olan her şey, bir şekilde herkesin olurdu.
Belki de bu yüzden büyüdüğüm yerden hiç kopamamıştım.
Ankara’da üniversite okuyordum ama hafta sonu geldiğinde yine aynı sokağa dönüyordum. Aynı bakkal, aynı fırın, aynı kaldırım taşları…
Ve aynı insanlar.
Değişen tek şey bendim.
En azından öyle sanıyordum.
O sabah mutfaktan gelen tabak sesleriyle uyandım. Telefonumun ekranına baktığımda saat on bire geliyordu.
“Harika.”
Bugün de güne dünyayı fethederek başlamıştım.
Yataktan kalkıp saçlarımı gelişigüzel topladım. Üzerime geçirdiğim tişörtle mutfağa girdiğimde annem masaya kahvaltılıkları diziyordu.
“Uyandın mı sonunda?”
“Uyandım.”
“Onu görüyorum.”
Sandalyeye oturdum.
Annem önüme bir tabak koydu.
“Baban dükkâna gitti. Kerem de birazdan gelecek.”
“Tamam.”
Annem birkaç saniye bana baktı.
“Bugün dersin yok mu?”
“Yok.”
“Ödev?”
“Yok.”
“Sunum?”
“Yok.”
Annem başını salladı.
“Demek bugün evde oturup hiçbir şey yapmayacaksın.”
“Anne, insan bazen hiçbir şey yapmayabilir.”
“Senin hiçbir şey yapmaman bile yorucu.”
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
Tam o sırada dışarıdan bir araba sesi geldi.
Annem pencereye doğru baktı.
Ben de refleks olarak arkasından baktım.
Sokağın karşısında koyu renkli bir araba durmuştu.
Arabanın içinden biri indi.
Uzaktan yüzünü seçemiyordum.
Annem bir anda sustu.
“Ne oldu?”
Cevap vermedi.
“Anne?”
Gözlerini arabadan ayırmadan,
“Hiç,” dedi.
Ama sesinden hiç de “hiç” olmadığı belliydi.
Ben tekrar sokağa baktım.
Adam bagajdan bir çanta çıkardı.
Sonra başını kaldırdı.
Sokağa baktı.
Sanki yıllardır görmediği bir yeri yeniden tanımaya çalışıyormuş gibi…
Garip bir şekilde içime huzursuzluk çöktü.
“Kim o?”
Annem bu kez bana baktı.
“Bilmiyorum.”
Yalan söylediğini anlamak için annemi tanımam gerekmiyordu.
Onu yirmi bir yıldır tanıyordum.
“Anne.”
“İlge, kahvaltını yap.”
“Kim o?”
Annem cevap vermedi.
Ben de daha fazla üstelemedim.
Çünkü bizim evde bazı soruların cevabı olmazdı.
Özellikle de konu Saymanlar olduğunda.
Sokağın aşağı tarafında, yıllardır kapısı aynı şekilde duran büyük gri bir ev vardı.
Saymanların evi.
Çocukken o evin önünden geçerken annem elimden biraz daha sıkı tutardı.
Nedenini hiç sormazdım.
Çünkü çocukken büyüklerin bazı şeyleri sebepsiz yaptığını düşünürdüm.
Sonra büyüdüm.
Ve bazı şeylerin sebebi olduğunu, sadece sana anlatılmadığını öğrendim.
Karahanlarla Saymanlar yıllardır konuşmazdı.
En azından babalarımız.
Ama bu düşmanlık bizim düşündüğümüz kadar basit değildi.
Annem, Sevim teyzenin adını hâlâ güzel söylerdi.
“Sevim nasıl acaba?”
diye sorduğunda sesinde hiçbir öfke olmazdı.
Ben küçükken Sevim teyzenin yaptığı kurabiyeleri çok severdim.
Derin’le de oynardım.
Kerem ise Bora’nın peşinden ayrılmazdı.
Bunları bana anlatan annemdi.
Sonra bir gün her şey değişmişti.
Ama ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenememiştim.
Bana söylenen tek şey şuydu:
“Babanla Haluk amcanın arasında eskiden