Hera Rezan
Gümüş şamdanlardaki mum alevleri, kristal kadehimdeki yakut rengi şaraba sızıyor; odadaki o ağır ve huzurlu sessizliği sadece çatal bıçak seslerim bölüyordu. Tabağımdaki ağır ateşte pişmiş, üzerine özel şarap sosu gezdirilmiş etten kusursuz bir parça kestim. Tadı damağıma yayıldığında hafifçe gözlerimi yumdum. En sevdiğim yemek, en sevdiğim şarap ve görünürdeki o yalancı sükunet...
Kadehimden küçük, keyifli bir yudum aldım. Ancak şarabın boğazımdan süzülüşüyle birlikte, masadaki ritmin bozulduğunu hissettim. Abim Andreas, tabağındakilerle iştahla meşgulken, masanın başındaki gölge bir süredir kımıldamıyordu.
Bakışlarım yavaşça babam'a kaydı. Önündeki tabak el değmemiş şekilde duruyordu. Çatalı tabağın kenarına öylece bırakılmış, bakışları ise mum alevinin titrek ışığında donup kalmıştı. O an, o meşhur sıradanlığın aslında ince bir buz tabakasından ibaret olduğunu anladım. Ve buz, tam o saniyede büyük bir gürültüyle çatladı.
"Andreas," dedi babam. Sesi, mezar sessizliğindeki odada buz gibi yankılandı. Abim başını kaldırıp ona baktığında, babam boğazını temizleyerek omuzlarını dikleştirdi. "Konuşmamız gereken bir mesele var."
Bıçağımı tabağın kenarına yavaşça bıraktım ve arkama yaslandım. Az önceki keyfimden eser kalmamıştı. Dikkatle, babamın yüzündeki her bir çizgiyi analiz ederek ona bakmaya başladım.
"Geçtiğimiz ay öldürülen Selim Aslansoy'un babası..." Babam duraksadı, kelimeleri boğazına diziliyor gibiydi. "Oğlunun nerede ve hangi kimlikle olduğu bilgisini veren kişinin ben olduğumu biliyor."
O an gözlerimi yumdum. Derin, yakıcı bir nefes alıp masanın altındaki yumruğumu kemiklerim beyazlaşana kadar sıktım. Zihnimde saniyeler birbirini vurmaya başlamıştı bile.
"Elinde şantaj yapacağın bir bilgi yoksa," dedim, sesimdeki soğukluk odadaki havayı anında ağırlaştırmıştı. "Onlara ait bir şeyi satmamanı söylemiştim baba."
Andreas şaşkınlıkla araya girdi, sesinde hala o anlamsız rasyonelliği arayan bir ton vardı. "Fakat gizlilik sözleşmesi yok mu? Nasıl? Nasıl öğrendi?"
Abimin bu sorusu üzerine dudaklarımda öfkeyle karışık alaycı bir gülümseme belirdi. "Gizlilik sözleşmesi de ne demek?" dedim, bakışlarımı babamdan ayırmadan. "Ölümle burun buruna gelen hangi adam, gerçekleri saklamak için çaba harcar Andreas?"
Bakışlarım bir bıçak kadar keskinleşti.
Gözlerimi babamın çökmüş omuzlarından bir an bile ayırmıyordum. Aramızdaki o ağır sessizlik, sadece bir pişmanlığın değil, bir felaketin de habercisiydi. Onu uyarmıştım. Selim Aslansoy'un yerini ifşa etmenin, o görünmez sınırları aşmak olduğunu defalarca söylemiştim. Ama vaat edilen para bugüne kadarki en yüksek meblağdı ve Azizhan Rezan, hayatımda ilk kez beni dinlemek yerine kendi hırsının peşinden gitmişti. Şimdi ise o hırsın bedeli, masanın üzerindeki kristal kadehlerden daha keskin bir şekilde önümüzde duruyordu.
Babam, bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim o ezik ifade vardı. "Hata yaptım." dedi kısık bir sesle. Sesi sanki uzak bir yerden geliyordu. Yavaşça omzunun üzerinden, arkasında bir gölge gibi duran adamına işaret verdi. Adam, masanın tam ortasına birbirinin aynısı iki