Selamlar, sevgiler arkadaşlar...
Bu kurgu bir anda zihnimi meşgul eden bir "ROMANTİK KOMEDİ" kurgusu olacaktır. Arada absürtlükler ve mantıksız durumlar olabilir.
Sadece sizi gülümsetmek ve hoş vakit geçirmeniz için kaleme alacağım.
Umarım kalbinizi ısıtır.
***
Dünyada iki tür insan vardır: Birincisi sabah alarm çaldığında uyanıp işine giden, vergisini kuruşu kuruşuna ödeyen, pazar günleri balkonundaki sardunyaları sulayıp komşusuna tebessüm eden o pırıl pırıl tipler. İkincisi de benim gibi, düz kontak yaparken hangi iki kabloyu birbirine sürtmesi gerektiğini ezbere bilen ama kendi hayatını bir türlü düzene sokamayanlar.
Ben Kuzey. Kuzey Akkan. Yirmi yedi yaşındayım, boy bir doksan (bir seksen sekiz de ben yuvarlıyorum), kilo dersen doksan beş. Dışarıdan bakan biri beni ya gece kulübü kapısında damsız döven bir koruma ya da sanayide kamyon lastiği kaldıran bir izbandut sanır. Üstüne üstlük sağ kaşımın tam ortasında, ta sekiz yaşındayken mahallenin kalleş bakkalı İsmail Amca'nın erik ağacından kafa üstü düşüp tel örgüye takılmamdan yadigar derin bir yarık var. Tabii ben sokakta soranlara "Gençlik yıllarında mevzuya girdik, emanet sıyırdı" diyorum. Sekiz yaşındayken kütür kütür ekşi eriği aşırmaya çalışırken tellere takıldığımı anlatacak halim yok ya.
Kötü bir adam mıyım? Vallahi billahi asla. Birine durduk yere yumruk atmam (bana borcu yoksa tabii), kimsenin canına kastetmem, uyuşturucuya bulaşmam. Memleketin garibanına yan gözle bakmam, yaşlı teyzelerin pazar arabasını gecekondunun o dik yokuşuna kadar iki büklüm taşırım. Ama benim de bir illetim var işte: Parmaklarım bağımsızlığını ilan etmiş durumda. Durmuyorlar oğlum, bildiğin durmuyorlar. Sokakta sahipsiz, kilitlenmemiş bir bisiklet görsem içimdeki bir ses anında anaç bir tavırla, “Oğlum Kuzey, bu alet burada üşümüş, al bunu götür” der. Vitrinde parlayan antika bir saat görsem, saat bana göz kırpar. Büyüdüğüm mahallede karnını doyurmanın yolu buydu. Ya hızlı olacaktın ya da aç kalacaktın.
Ben hızlıydım ama gelin görün ki dünyanın en bahtsız herifiydim. Dünyanın en bahtsız, en kısmetsiz hırsızı unvanını bana noterden tasdikleseler yeridir.
Bu son içeri girişim mesela... Tam ibret-i alem! Sinemalara versen gişe rekoru kıracak bir absürtlük abidesiydi. Şehrin o villalı, burunlarından kıl aldırmayan zengin mahallelerinden birinde, cadde kenarına öylece bırakılmış 1967 model vişne çürüğü bir Mustang kestirdim gözüme. Araba resmen bana "Bin üstüme, rüzgârı yaralım" diye yalvarıyordu. Çevreyi kolaçan ettim, sokakta in cin top oynuyor. Cebimden ince çelik teli çıkarıp kelebek camından soktum. Kilidi patlatmam tam on iki saniyemi aldı. Direksiyonun altındaki kapağı söküp kırmızıyla mavi kabloyu öpüştürmem beş saniye. Motor öyle bir gürledi ki ‘Allah Allaaah!” nidalarıyla keyfim yerine geldi. "Tamam oğlum Kuzey," dedim kendi kendime, "bu gece şansın döndü, bu bebeği sanayide parçalatsan