Yağmur, camları kırbaçlıyordu.
Lara uyumuyordu. Uyuyamazdı. Son üç aydır uyku, göz kapaklarının ardında bekleyen bir düşmandı sadece. Kapandığı an, o an geliyordu. Ameliyat lambasının soğuk ışığı. Ellerindeki titreme. Monitörün o pes sesi.
Sıfırlanmış bir hayatın içinde, saat üçü on iki geçiyordu.
Dışarıda fırtına İstanbul'un üzerine çökmüştü. Boğaz'ın ötesinde şimşek çaktı, odası bir an maviye boyandı. Sonra yeniden karanlık. Lara bacaklarını karnına çekti, eski koltuğunun derisi çıplak ayaklarına yapıştı.
O sırada kapı çalındı.
Üç kez. Sert. Acil.
Lara'nın tüm kasları gerildi. Kimse gelmezdi bu saatte. Kimse gelmezdi buraya, bu unutulmuş semte, bu küflü kokan apartmana. Bilerek seçmişti. Kaybolmak istemişti.
Ayağa kalktı. Eski tişörtünü çekiştirdi. Kapıya yaklaşırken aynadaki yansımasını gördü: Solgun ten, çukurlaşmış gözler, omuzlarda biriken yorgunluk. Bu kadın o muydu? O parlak cerrah adayı?
Kapıyı açtı.
Sarp, gözleri yuvalarından fırlamış, sırılsıklamdı. Elleri, paltosu, her yeri kırmızıydı.
"Lara... çok şükür..."
Nefes nefeseydi. Arkasında, kapı eşiğinin hemen ötesinde, iki adamın omzunda asılı duran başka bir beden vardı. Siyah saçları alnına yapışmış, gözleri kapalı, yüzü kan içinde. Göğsünün sol üstünde, kumaşa işlemiş koyu kırmızı bir leke yayılıyordu.
"İçeri getirin," dedi Lara. Sesi kendi sesi değildi. Daha tok, daha emin. Ellerini ovuşturdu. Titreme yok. Şimdi titreyemezsin.
Mutfağa taşıdılar. Masanın üzerine yatırdılar. Lara nefes almayı unuttu. Adamın teni mumsu bir beyazdı. Dudakları morarmaya başlamıştı. Nabız zayıftı, iplik gibiydi. Kurşun köprücük kemiğinin hemen altından girmiş, hâlâ içerideydi.
"Kim bu?" diye sordu Lara, ellerini yıkarken.
Sarp'ın cevabı gecikti. "Sorman daha iyi olur."
Elleri sabun köpüklerinin altında dondu. Sorma. Gerçekten sorma.
İlk kesiği atmak için eğildiğinde, elindeki mutfak bıçağı incecikti, bir neşter kadar keskin değildi. Ama başka bir şeyi yoktu. Parmağıyla yaranın çevresini yokladı. Kas dokusu ezilmişti. Kurşun damara yakındı.
Tam o anda adamın gözleri açıldı.
Zeytin karası. Acıyla bulanmış. Ama Lara'ya odaklandıkları an, içlerinde başka bir şey belirdi. Keskin bir farkındalık. Hayvanı bir değerlendirme.
"Dur," dedi Lara. Sesinin sakin çıkması için dua etti. "Seni iyileştirmeye çalışıyorum."
Adam cevap vermedi. Gözleri Lara'nın ellerine indi, bıçağa baktı. Sonra yüzüne geri döndü.
Bu adam ölümüne yakın ama hâlâ tehditleri hesaplıyor.
Lara işleme devam etti. Dakikalar saatlere dönüştü. Ter alnından damlayıp gözlerini yaktı. Mermiyi çıkardığı an, metalin tabağa düşme sesi mutfakta yankılandı. Damarı bağladı, yarayı dikmeye başladı. Dikişleri düzensizdi, ama kanama durmuştu.
Göğsü inip kalkıyordu. Düzenliydi. Yaşayacaktı.
Lara sandalyeye yığıldı. Elleri zonkluyordu. Sarp gitmişti, diğer adamlar da. Sadece o ve bu yabancı kalmıştı. Mutfak saatinde sabahın beşi geçiyordu.
---
Güneş doğduğunda hâlâ uyumamıştı.
Kanı temizlemiş, aletleri kaynar suya atmıştı. Pencerenin pervazına oturmuş, şehrin uyanışını izliyordu. Martı sesleri, uzaklardan gelen vapur düdükleri. Sıradan bir İstanbul sabahı.
Masadaki adam kıpırdandı.
Lara doğruldu. Yaklaştı, nabzını kontrol etmek için elini uzattı.
Bileği yakalandı.
Sıkı, acıtacak kadar sıkı bir