" Ç a r p ı ş a n Z a m a n l a r ,
S u s k u n B a k ı ş l a r "
I
Fakültenin ağır kokusu ciğerime dolarken kitabın sayfasını yavaşça çevirdim. Sıradan geçen bir günü anca böyle alabilirdim.
Yeni seviyenin en ağır dersleri-patoloji, farmakoloji, mikrobiyoloji, dahiliye ve o bitmek bilmeyen klinik entegrasyon anlatıları-zihnimin içinde birbirine karışıp duruyordu.
Bir üniversite hastanesinde çalışmak, aynı zamanda stajını da burada yapmak demekti; teoriyi ezberleyip aynı gün hastanın yatağında gerçeğiyle yüzleşmekti.
Ve en önemlisi ise...
Kahve...
O olmadan asla.
Koridorun ağır dezenfektan kokusu, antiseptikle karışmış metalik bir hava gibi her yere sinmişti. İnsan nefes alırken bile bir parça steril kalmaya çalışıyordu sanki. Beyaz önlüklerinhışırtısı, hızlı adımlar ve arada yükselen acil anonsları bu düzenin hiç durmayan ritmiydi.
"Patoloji hocası yine slaytları gömdü," diye düşündüm içimden. Hücre çekirdekleri, nekroz tipleri, tümör sınıflandırmaları... Bir noktadan sonra kelimeler bile birbirine benziyordu.
Farmakolojide ilaç mekanizmaları ezberleniyor, mikrobiyolojide bakteriler isimleriyle değil korkunç olasılıklarıyla akılda kalıyordu. Dahiliyede ise her semptomun arkasında sonsuz bir ihtimal listesi vardı.
Ve biz, hepsini aynı anda zihnimizde tutmaya çalışıyorduk.
Kitabın kenarları artık yumuşamış, sayfalar defalarca çevrilmekten incecik hale gelmişti. Parmağımı satırların üzerinde gezdirirken bir an durdum; bir cümleye bakıp aslında onu okumadığımı fark ettim.
Gözlerim vardı ama zihnim başka bir hastane odasında dolaşıyordu.
İki asistanın hızlı adımları yanımdan geçerken, biri elindeki dosyayı sıkıca tutuyordu.
Muhtemelen yine acil servisten çıkan bir vaka. Burada hiçbir şey "sadece vaka" değildi aslında; her dosyanın içinde bir insanın uykusuz gecesi saklıydı.
Ben de onlardan biriydim.
Kantine giden yolu ezbere yürüdüm.
Bu yol artık bir yön değil, refleks olmuştu. Adımlarım otomatikti; düşünmeden ilerliyordum.
Sanki bedenim ayrı, zihnim ayrı bir yerdeydi.
Kahve makinesinin bulunduğu köşeye yaklaştığımda ortamın sesi değişti.
Steril sessizlik yerini bardakların çarpıştığı, insanların düşük sesle konuştuğu o canlı uğultuya bırakmıştı.
Birkaç saniyeliğine bile olsa "insan" hissi geri geliyordu.
Elimi cebime attım. Bozuklukların soğukluğu parmak uçlarımı uyandırdı. Kahve almak burada bir ihtiyaçtan çok bir ritüeldi; uyanmak için değil, ayakta kalabilmek için.
Sıraya girdim. Önümdeki kişinin omzunun üzerinden makine ekranına bakarken gözlerim donuklaştı. Kimse tam olarak burada değildi; herkes bir sonraki derse, bir sonraki nöbete, bir sonraki yorgunluğa hazırlanıyordu.
Ben de.
Ve kahve kokusu havaya karıştığı anda, günün ağırlığı birkaç saniyeliğine bile olsa omuzlarımdan kayıp gitti.
Makineden gelen ses kısa bir "bip" ile kesildiğinde içi kahve dolu karton bardağı alıp parmaklarımın arasına sardım. Sıcaklık avuç içime yayıldı; o an fark ettim ki gün içinde gerçekten hissedebildiğim tek şey buydu.
Sıradan, ucuz bir kahveydi belki ama burada lüks gibi geliyordu.
Kantinin içinden geçerken sandalye sesleri, düşük