Dicle için hayat, dışarıdaki dünyanın gürültüsünden uzak, oğlu ve kocası Mehmet ile ördüğü huzur dolu bir kozaydı. O evin her köşesinde Dicle’nin emeği, her perdesinde özenle seçilmiş bir sevgi vardı. Bir kadının bu dünyadan isteyebileceği her şeye sahipti: Sırtını güvenle yasladığı, sevgi dolu bir eş; bakmaya doyamadığı dünyalar tatlısı bir evlat ve yıllar içinde ilmek ilmek işlediği o sarsılmaz güven duygusu... Dicle, mutluluğun sadece masallarda olmadığını kanıtlayan o şanslı kadınlardan biri olduğuna inanırdı. Ancak kader, bu pembe tabloyu tek bir gecede, simsiyah bir mürekkeple lekelemeye hazırlanıyordu.
O gece, her zamanki gibi sakin başlamıştı. Dicle, oğlunu uyutmuş, mutfakta Mehmet için taze bir kahve hazırlamıştı. Salona geçtiğinde Mehmet’in telefonuna düşen o tek mesajın sesi, aslında sessiz bir çığlık gibi odanın içinde yankılandı. Mehmet banyodayken, ekranın ışığı sehpanın üzerinde titredi. Dicle, basit bir iş mesajı olduğunu düşünerek uzanmıştı telefona. Ancak gördüğü kelimeler, yıllardır süregelen sadakatin aslında devasa bir yalandan ibaret olduğunu bir hançer gibi kalbine sapladı.
"Seni şimdiden özledim, o evde olduğun her dakika bana bir ömür gibi geliyor..."
İmzası yoktu ama zehri her harfinde gizliydi. Mehmet, hayatının merkezine Dicle’yi koyduğunu, onsuz bir nefesin bile haram olduğunu söylerken; kalbinin kapılarını çoktan bir başkasına, Beyza’ya sonuna kadar açmıştı. Dicle’nin gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti her şey: O geç gelmeler, "toplantım var" yalanları, kaçamak bakışlar ve Dicle’nin tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu o yuvaya atılan zehirli tohumlar...
Beyza, sadece bir "metres" değildi. O, Dicle’nin her şeyini; anılarını, emeğini, kocasının kokusunu ve hatta geleceğini çalmaya yemin etmiş karanlık bir gölgeydi. Dicle, telefon elinde donup kaldığında sanki yer ayağının altından çekildi. Duvarlar üzerine yıkılıyor, ciğerlerine soluduğu hava bir anda cam kırıklarına dönüşüyordu. Dünyası başına yıkılmıştı ama yıkıntıların altından çıkacak olan kadın, eski Dicle olmayacaktı.
İhanetin o soğuk ve vıcık vıcık nefesi ensesini yakarken, Dicle bir karar verdi. Evet, kalbi paramparçaydı; evet, ruhu kan ağlıyordu. Ancak o, köşesinde sessizce ağlayıp kaderine razı olan, aldatılmayı bir yazgı gibi kabul eden o zayıf kadın olmayı reddetti. Oğlu için, o minicik canın geleceği için dimdik ayakta kalmak zorundaydı. Fakat içindeki o yaralı, gururu çiğnenmiş kadın intikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu.
Ve o an geldi... Dicle, yuvasını yıkan, mutluluğunu bir hırsız gibi talan eden o kadınla, Beyza ile yüzleşmek için aynadaki yansımasına baktı. Gözlerindeki yaşları sildi, titreyen ellerini yumruk yaptı. İki kadın, tek bir adam ve ortada paramparça olmuş, bir daha asla eskisi gibi olmayacak bir hayat vardı.
Dicle, odanın ortasında fısıldadı:
"Mutluluğumu bir hırsız gibi çaldın Beyza, ama gururumu asla alamayacaksın! Bu yuvayı yıkan her bir yalanın hesabını, tek tek