Lanetin Doğuşu, Nixtis Kraliyet Sarayı
Nixtis’te güzel bir gün.
Camla kaplanmış, devasa bir fanusu andıran toplantı salonundaki krallar için güzel bir gün. Ya da en azından öyleymiş gibi davranıyorlardı. Krallar ve kraliçeler tüm haşmetleriyle boy gösteriyordu. Yanı başlarındaki varisleri daha sahip olmadıkları bir gücün gölgesinde sırtlarını olabildiğince dik tutmak için çabalıyordu. Söylenen sözler, saklanan niyetler kadar ağırdı. O ağırlığın kaynaklarından biri de kendisiydi. Yine de toplantıya girmesine izin verilmemişti.
Nixtis prensi gölgelerin içinde, kapının dışında bekliyordu. İçeri baktığında her şeyi görebiliyordu; altın işlemelerin yansıması gözlerini alıyor, kralların yüzündeki sahte sükûnet midesini bulandırıyordu. Hepsi kendini dünyanın merkezi sanıyor, başkaları adına karar veriyordu. Ama o sadece izliyordu. Parmakları kıvrıldı, yumruk oldu. Tırnakları etine battı ama artık tensel acıyı hissetmiyordu. Çocukluğundan beri yaşadığı eziyetler onu hissizleştirmişti. İçinde kabaran şey yıllardır bastırdığı hınçtı ve artık durmuyordu. Camın ardında, ön sırada küçük kardeşi oturuyordu. Göğsü kabarık, çenesi yukarıda. Gerçek bir prens gibi.
Bir varis gibi.
Nasıl oturacağını ne zaman susup ne zaman konuşacağını biliyordu. Bakışları bile hesaplıydı. Kendisine ait olamayan bir hayatı sahiplenmişti. Prens gözlerini ondan alamadı. Küçük kardeşi kabul edilmişti. Bir adı vardı. Bir yeri vardı.
“Orada ben olmalıydım,” diye hırladı dişlerinin arasından; çenesi o kadar sıkılıydı ki sesi neredeyse tanınmaz hâle gelmişti. Şakağındaki damar ritmik bir hareketle atıyordu.
Kelimeleri cam duvara çarpıp yüzüne geri sekti. Bir adım geriledi. Camın yansımasında kendini gördü. Gözlerinin altındaki koyu halkaları, tedavi edilmediği için hafifçe eğik kalan burnunu, patlamış dudaklarını… Ona bakan biri prens görmezdi. Hele varis hiç. O an arkasında bir silüet titredi. Yakalanmaktan korkup hızla döndü ama kimseyi göremedi. Derin bir soluk alıp gölgelere daha da sokuldu. Bir şey değişmişti. Sessizlik derinleşti; camın ardındaki gölgelikte artık yalnız değildi. Salondaki sesler boğuklaştı, cam duvar elinin altında ısındı. Duyduğu bir ses değildi ama kelimeleri vardı.
Netti.
Sen oraya aitsin.
Gözleri tekrar kardeşini buldu. İçinde yükselen duygu bir alev dalgası gibi tüm vücudunu sardı.
Onlar yanlış olanı seçti.
Parmakları camın üzerinde kaydı, soğuk yüzey avucunun altında yabancı bir varlık gibi titredi.
Bu onların hatası, senin değil.
Kalbi hızla atmaya başladı, tekrar arkasını döndü. Kimse yoktu. Ses yabancıydı ama yıllardır içinde tuttuğu şeyleri dillendiriyordu.
Sen onlardan fazlasın.
Prens kıpırdamadı.
Bir taht verilmez.
Ses yükseldi.
Alınır.
Toplantı salonundan kısa, ölçülü kahkahalar yükseldi. Bir karar daha verilmişti belli ki. Bir kader daha çizilmişti. Tıpkı babasının onun kaderinin üzerini çizdiği gibi.
Sen…
Gözlerini yumdu bir anlığına. İçinde yükselen sabırsızlığı hissediyordu ama ne için bilmiyordu. Ne yapabilirdi ki?
… Her şeyin sahibi olacaksın.
Gözlerini tekrar açtığında bakışları değişmişti. Artık sadece izleyen ya da korkan biri değildi. Camın ötesiyle bulunduğu yer arasındaki mesafenin yalnızca fiziksel olmadığını anlıyordu. Bu bir ayrımdı, bir dışlamaydı; üstelik bu seçimi onun yerine hep başkaları yapmıştı. Elini camdan ayırdığında geriye buharlı parmak izleri kaldı. Prens ilk kez yönü varmış