Yüksek dağların ardında, mavi deniz kıyılarının kuytusunda; evimden, hatta
ülkemden bile çok uzaklarda, sessiz ve soğuk bir odada başladı benim hikâyem.
Ben Büşra Doğanlı.
Annesinin kuzusu, abisinin kıymetlisi, kız kardeşlerinin göz bebeği olarak
yaşayan mutlu bir kızdım.
Ta ki Ânder Velasco beni kaçırıp bir köleye dönüştürene kadar…
Gözlerim uzun zamandır bağlıydı. Soğuk bir odada, yarı çıplak hâlde
olduğumun farkındaydım ama zaman ve mekân algım tamamen kaybolmuş durumdaydı.
Nerede olduğumu ya da neden bu hâlde orada durduğumu bilmiyordum. En son
okuldaydım. Hayır… Hayır, en son kütüphanede olmam lazımdı.
Kahretsin!
Arkamda bağlı oldukları için bedenimin ağırlığıyla ezilen kollarımın
uyuştuğunu hissedebiliyordum. Onları kaybetmek istemiyorsam kan akışını yeniden
sağlamam gerekirdi.
Üşüyordum, korkuyordum ve koca bir belirsizliğin içinde savruluyordum ama… yine
de hayatta kalmak istiyordum.
Bana yardımcı olmasını ümit ederek burnumdan uzun bir nefes alıp doğrulmaya
çalıştım. Bağlanarak tutsak edilmiş bedenimin izin verdiği kadarıyla kıpırdanıp
bedenimi geriye doğru sürükleyerek arkamdaki duvara yaslandım.
Bunun kolay olduğunu söylemek zordu; çünkü o duvara ulaşmak için bile çok fazla
çabalamıştım.
Gırtlağım çok acıyordu. Aldığım her nefes ciğerimi yakıyordu. Bunun sebebi
odanın soğuk olması mıydı, yoksa başka bir şey miydi bilmiyordum.
Belki de sadece bağırıp yardım dilenmek için uğraştığım zaman tahriş olmuştu,
emin değildim.
Evet, doğal bir içgüdüyle bunu yapmaya çalışmıştım ama ağzıma bir şeyler
tıkıştırılmış, dudaklarımsa sıkıca bantlanmıştı. Yani bağırmak için ne kadar
çabalıyor olsam da sesim, kendi kulaklarıma bile ancak boğuk bir inildeme
olarak ulaşıyordu.
Kısacası hareket kabiliyetim ve bedenimin belirli yetileri tamamen
kısıtlanmıştı.
Bağlı olan ellerimi, ayaklarımı ve ağzımı açamayacağımı anladığımda, en
azından gözlerimi açabilmek için var gücümle uğraşmıştım. Ne yazık ki bunu da
başarmam imkânsızdı.
Öyle ki gözlerimin üzerinde bir bağdan çok daha fazlası olduğunu düşünmeye
başlamıştım.
“Ölümle yaşam arasında duran o ince çizgi…”
Bir kitapta okuduğum bu sözcükler, zihnimde dönüp durmaya başladı.
Oysa ben daha çok gençtim. Henüz hayatımın baharındayken
ölmem—öldürülmem—haksızlık olmaz mıydı?
Yirmi beş yaşındaydım ve hayatım boyunca kimseye bir zararım dokunmamıştı.
Kendi hâlimde yaşamaya çalışmıştım. İyi bir insan olmaya ve iyi bir insan
olarak anılmaya…
O kadar çaresiz hissediyordum ki bu çaresizlik beni çılgına çeviriyordu.
Bu hâlde olmayı hak etmiyordum! Kurtulmam gerekirdi!
İçime dolan öfke, beni başka bir kurtuluş çabasına itti. Başımı yaslandığım
duvara olabildiğince sert sürterek en azından gözümdeki bağdan kurtulmak
istedim.
Körlük, tutsaklık ve soğuk her geçen an daha da katlanılmaz bir hâl alırken,
var gücümle bağırmayı da ihmal etmedim.
Nafile bir çaba daha…
En sonunda bedenim tükenerek yere yığıldığında, saatler mi yoksa günler mi
geçti anlayamayacak kadar bitkindim.
Ne boğuk sesimi birilerine duyurabiliyor ne de hareket edebiliyordum.
Dayanılması güç bir işkenceye maruz