İstanbul’un en eski semtlerinden birinde, surların gölgesine sıkışmış mahalle, güneş doğmadan önceki o puslu sessizlikte uyanırdı. Ama bu sabah sessizlik, yerini bir uğultuya bıraktı.
**BRAAAAAP!**
Egzozun gürültüsü, dar sokağın iki yanındaki taş duvarlardan yankılanarak camları titretecek kadar şiddetliydi. Kediler çatılara fırladı, horozlar şaşkınlıkla ötmeyi kesti, Muhtar Hamdi Bey ise rüyasında gördüğü hurileri bir anda kaybetti.
Faça Kemal, minibüsünün direksiyonunda iki parmağıyla ritim tutuyor, diğer eliyle sakız çiğniyordu. Minibüsün kaputuna "Yıldırım" yazılmıştı ama aslında 2005 model, kapısı lastik bantla bağlı, bagajında kazma kürek ve üç günlük sandviç kalmış bir Fiat Ducato'ydu. Ama modifiyeydi abi, işte o ayrıydı.
Spor egzoz, dev jant, arka spoiler (mahallede kimse ne işe yaradığını bilmiyordu ama Kemal "Rüzgârı keser" diyordu), ön farların altına çekilmiş mavi ledler. Ve koltuğun altındaki gizli NOS butonu. Ki o butona basıldığında araba değil, mahallenin tüm elektriği kesiliyordu çünkü aküden çalıyordu. Ama kimse bilmezdi, Faça Kemal bilirdi.
Camı açtı. Mahallenin o bayat sabah kokusu içeri doldu: ıslak asfalt, çay ocağının yanmış kömürü, bir de Nermin Hanım'ın balkonundan yayılan yasemin. Her sabah aynı koku. Her sabah aynı özlem.
Kemal başını çevirdi, gözleri alışkanlıkla o balkona takıldı. Nermin Hanım, sabahın bu saatinde balkona çıkmış, elinde çaydanlıkla demliyordu. Hırkası omuzlarına düşmüş, saçları dağınık, ama gözleri hâlâ ölmüş kocasını arıyordu. Kemal, yıllardır o gözlere "Ben de varım" diyememişti. O yüzden bugün de arabasının kapısını sertçe vurdu, sakızını şaklattı ve:
— Nermin abla, bugün işler yoğun. Tünel kazacağız akşam, hazırlık var. Sen merak etme, mahalleye bi şey olmaz.
Sesi, sabahın sessizliğinde gereğinden fazla yankılandı. Nermin Hanım, çayı elinden düşürmeden baktı. Kaşlarını çattı.
— Kemal, o araba hâlâ duruyor mu? Sana kaç kere dedim, şu gürültüyü kessene. Hasta var mahallede.
Kemal güldü, kolunu camdan dışarı uzattı. Kaslarını gererek yapay bir özgüven sergiledi.
— Duruyor abla, duruyor. Ama sen durma, çayı iç de daha güzel görün. Yoksa Necmi'nin villasındaki termosa falan mı gidiyosun?
Ağzından kaçırdı. Nermin'in yüzü asıldı. Son zamanlarda Necmi'nin adamları, mahalleliye kahve, çay dağıtıp "Hazine konusunda bizi dinleyin" diyordu. Nermin Hanım da o çaylardan içmişti. Kemal, o an "Tüh!" dedi içinden. Ama lafı toparlamak yerine yine arabaya vurdu.
— Neyse abla, ben Zeynep'i alıp gideyim. Bizans'ın altınları, kendi kendine kazılmıyor.
Nermin, başını iki yana salladı ve içeri girdi. Kemal, arkasından baktı, iç çekti, vitese taktı.
— Ne olacak bu mahallenin hâli, ne olacak bu Kemal'in hâli? diye mırıldandı.
Minibüs, sokağın sonundaki bakkalın önüne yanaştı. Bakkal Recep Amca, dükkânının kepengini yeni açmış, önüne üç sandalye atmıştı. Zeynep, elinde eski bir çuvalla kapıda bekliyordu. Çuvalın ağzından bir harita parçası ve eski bir Bizans sikkesi sarkıyordu. Ama