"Mogu li sad da otvorim oči?"
(Artık gözlerimi açabilir miyim?)
Petar belimden sıkıca tutarak bu zifiri karanlıkta bana öncü olurken, sorduğum soruya cevap vermek yerine derin bir sessizliğe gömüldü. Kulaklarıma çalınan kapı gıcırtısıyla birlikte, evin neresinde olduğumuzu zihnimde konumlandırmaya çalıştım.
"Sada ponovo silazimo niz stepenice," dedi, sesindeki o karanlık şehveti gizleme gereği duymadan. (Şimdi yine merdivenlerden ineceğiz.)
Petar’ın bu tekinsiz ses tonu, adımlarımın istemsizce duraksamasına neden oldu. Çünkü bu tonu çok iyi tanıyordum; onu sadece birini öldüreceği zaman, özellikle de öldüreceği kişi bir Türk olduğunda kullanırdı.
Kendimi hızla toparlayarak adımlarıma yön verdim, merdivenlerini inmeye devam ettim. Az önce indiğimiz merdivenler bizi geniş bir salona çıkarmıştı ama bu kez yönümüz, ayak basmamın kesinlikle yasak olduğu bodrum katıydı. Son basamağı da geride bırakıp okaliptüs kokan koridorda biraz daha ilerledikten sonra beni durdurdu.
"Otvori oči, ljepoto moja," diye fısıldadı kulağıma doğru.
(Aç gözlerini güzelim.)
Dediğini yaptım, ellerimi gözlerimin üzerinden çektim. Ani ışıktan dolayı kamaşan gözlerimi birkaç kez kırpıştırarak karanlık dehlizin aydınlığına alışmasını bekledim ve koridoru süzdüm.
"Gdje je moj poklon?" diye sordum, sesime çöken sahte merak dalgasıyla. (Hediyem nerede?)
Aslında içeride ne olduğunu, daha doğrusu kimin olduğunu çok iyi biliyordum. Eğer Petar beni bodrum katına kadar getirdiyse, içeride nefes alan bir Türk vardı.
Petar’ın dudaklarında beliren tehlikeli gülümseme yüzüne yayıldığında, demir kapının ağır kolunu çevirip gövdesiyle içeriye doğru itti. Tam karşımda, tavandan sarkan zincirler bir adamın bileklerine dolanmıştı. Ayaklarındaki kalın kelepçeler ise ona adım dahi attırmayacak kadar kısa bir zincirle yere sabitlenmişti. Adamı öyle bir dövmüş, öyle ağır işkencelerden geçirmişti ki; başı bir yana düşmüş, çıplak göğsü bıçak darbelerinden sızan taze kanlarla boyanmıştı.
Tepkisiz kaldım. Tek bir kasım bile titremedi. Gözlerimi karşımdaki yaralı esirden buz gibi bir soğukkanlılıkla çekerek Petar’a çevirdim.
"Mislila sam da sam stekla tvoje povjerenje," diyerek parmağımdaki nişan yüzüğünü havaya kaldırdım, gözünün içine sokarcasına. (Güvenini kazandığımı düşünüyordum.)
"Već si stekla moje povjerenje, ljepoto moja, ali..." Elimden kavrayıp beni odanın tam ortasına, kanlar içindeki esirin tam karşısına çekti. Çenemi parmaklarının arasına alıp sertçe sıktı ve gözlerimin en derinlerine baktı. "Do sada si uradila sve što sam tražio od tebe, da... Ali nikada nisi ubila Turčina. Vi Turci imate čudnu naviku. Čak i ako ste neprijatelji među sobom, ne dozvoljavate nekom drugom da vas gazi."
(Zaten güvenimi kazandın güzelim ama... Bu zamana kadar senden istediğim her şeyi yaptın, evet... Ama hiç bir Türk'ü öldürmedin. Siz Türklerin garip bir huyu var. Kendi aranızda düşman olsanız bile, bir başkasının sizi ezmesine izin vermezsiniz.)
Luka soluma doğru servis arabasını bıraktı ve kapaklarını kaldırdı. Arabanın tam ortasında yan yana dizilmiş dört farklı silah