Annemi doğduktan iki gün sonra kaybetmişim. Babam adımı Menekşe koymuş; çünkü menekşe annemin adıymış. Ben annemi hiç tanımadım ama ismimle her çağrıldığımda, sanki bana uzanan görünmez bir şefkat eli varmış gibi hissederim.
Şimdi yirmi bir yaşındayım. İlahiyat fakültesinde okuyorum. Memur bir babanın disiplinli evinde, dinine bağlı bir şekilde yetiştirildim. Sabah namazlarına birlikte kalktığımız günleri, babamın Kur’an okurkenki ses tonunu, sofrada edilen duaları hiç unutamam.
O gün de ezan yeni okunmaya başlamıştı. Abdestim vardı. Ezanın ilk “Allahu Ekber”i kalbime dokununca içimde tarif edemediğim bir heyecan yükseldi. Koşa koşa mescide yetişmeye çalışıyordum. Ayaklarım taş zeminde hızlı hızlı ilerlerken, bir anlık dalgınlıkla birine çarptım.
Sarsıldım.
Başımı kaldırdığımda karşımda duran kişi de en az benim kadar şaşkındı. Elindeki kitabı yere düşmüştü. Eğilip kitabı aldım. “Çok özür dilerim,” dedim nefes nefese.
O da hafifçe gülümsedi. “Sorun değil,” dedi, “ezana yetişme telaşı sanırım?”
Sesindeki sakinlik garip bir huzur verdi. Bir an için zaman yavaşladı sanki. Ezan hâlâ devam ediyordu. İkimiz de aynı anda minarenin sesine kulak verdik. O an, tanımadığım bu yabancıyla aynı çağrıya yönelmiş olmak içimde tuhaf bir yakınlık hissi oluşturdu.
“İstersen birlikte geç kalmayalım,” dedi.
Yan yana yürümeye başladık. Mescidin kapısına yaklaştığımızda kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama artık sadece koşmaktan değildi. İçimde, hayatın küçük çarpışmalarla yeni yollar açabileceğine dair bir düşünce belirmişti.
Belki de bazı karşılaşmalar tesadüf değildi.
Namaza durduğumda, secdeye vardığım anda içimden bir dua yükseldi:
“Allah’ım, annemi hiç tanımadım ama beni Sen büyüttün. Bana doğru insanları, doğru yolları nasip et.”
Ve o gün, ezanla başlayan telaş, kalbimde yeni bir hikâyenin ilk cümlesine dönüştü…Namaz bitip cemaat dağılmaya başladığında içimde tuhaf bir merak vardı. Tesbihat sırasında sesini bir kez daha duymuştum; dua ederken kelimeleri tane tane, sanki her harfi kalbinden geçirerek söylüyordu.
Kapıdan çıkarken yine karşılaştık.
“Elhamdülillah yetiştik,” dedi hafif bir tebessümle.
“Evet,” dedim, “koşmasaydım yetişemezdim zaten.”
Birlikte avluya doğru yürüdük. Hava serindi. Akşamın ilk karanlığı gökyüzüne yavaşça yerleşirken minarenin ışıkları yanmıştı. İçimdeki o acele hâli yerini sakin bir meraka bırakmıştı.
“İlahiyat mı okuyorsunuz?” diye sordu.
Şaşırdım. “Evet… Nasıl anladınız?”
“Elinizdeki kitap,” dedi. “Hadis usulü kitabı pek başka bölüm taşımaz.”
Gülümsedim. “Siz de mi?”
“Ben de,” dedi. “Son sınıf.”
Bir an sustuk. Bu suskunluk rahatsız edici değildi; bilakis huzurluydu. Sanki ikimiz de kelimelerin acele etmesine gerek olmadığını biliyorduk.
“Ben Menekşe,” dedim.
İsmimi söylerken her zamanki gibi içimde bir titreşim oldu. Annemin adını taşımak, her tanışmada küçük bir hikâye başlatıyordu.
“Güzel bir isim,” dedi. “Bir hikâyesi var gibi.”
Başımı hafifçe eğdim. “Annemin adıydı.”
Gözlerindeki ifade değişti. Ciddileşti ama acıyarak değil, anlayarak baktı. “Allah rahmet eylesin.”
“Ben doğduktan iki gün sonra…” dedim ve cümlem yarım kaldı. Devamını söylemeye alışkındım ama o an söylemek istemedim.