Paris geceleri hiçbir zaman gerçekten uyumazdı.
Şehrin ışıkları Seine Nehri’nin yüzeyinde titrerken
sokaklarda hâlâ hayat akıyordu. Barların önünde kahkahalar yükseliyor,
arabaların farları ıslak asfaltın üzerinde uzun ışık çizgileri bırakıyordu.
Turistler köprülerde fotoğraf çekiyor, restoranlardan müzik taşıyordu.
Ama
Paris’in bir de kimsenin görmediği tarafı vardı. O taraf, ışıkların arkasında saklanırdı.
Alçin Karael o tarafa aitti.
On üçüncü kattaki geniş pencereden şehre bakarken
Paris’in bütün ışıkları gözlerinde yansıyordu. Şehrin gürültüsü buraya kadar
ulaşmıyordu; burada sadece sessizlik vardı.
Elindeki sigaradan yükselen duman ağır ağır tavana doğru
süzülüyordu.
Alçin sigarayı dudaklarının arasından çekti.
Uzun kızıl saçları omuzlarından aşağı düz bir şekilde
dökülüyordu. Loş ışıkta saçlarının rengi neredeyse ateş gibi görünüyordu.
Solgun teni karanlık odada bile dikkat çekiyordu.
Ama en dikkat çekici olan şey gözleriydi.
Soğuk ve keskin.
Bir insanın içine baktığında sanki bütün düşüncelerini
okuyabilecekmiş gibi.
Siyah gömleğinin üst düğmeleri açıktı ve sol omzunun
üzerindeki dövme kısmen görünüyordu.
Bir mühür.
Siyah mürekkep tenine işlenmişti.
Yarım bir hilal, onun ortasından geçen ince bir çizgi ve
çizginin üzerinde küçük bir haç sembolü.
Lilith mührü.
Arkasından bir ses geldi.
“Adam konuştu mu?”
Ses sakin ama keskin çıkmıştı.
Odanın köşesinde duran adam bir an tereddüt etti.
Kırk yaşlarında, iri yapılı bir adamdı ama şu an oldukça
gergin görünüyordu.
“Henüz değil.”
Alçin başını hafifçe yana eğdi.
“Henüz mü?”
Adamın boğazı kurudu.
“Biraz daha zamana ihtiyacımız var.”
Alçin sigarasını küllüğe bastırdı.
Külün ezilme sesi odadaki sessizlikte fazlasıyla belirgin
duyuldu.
Sonra yavaşça döndü.
Odanın ortasında bir sandalye vardı.
Sandalyeye bağlanmış bir adam.
Yüzü kan içindeydi. Dudakları patlamıştı ve bir gözü
neredeyse tamamen kapanmıştı. Nefes alırken göğsü düzensiz şekilde inip
kalkıyordu.
Adam Alçin’i gördüğünde gözlerinde çıplak bir korku
belirdi.
Alçin ağır adımlarla ona doğru yürüdü.
Ayakkabılarının zeminde çıkardığı tok ses odada
yankılandı.
Her adımı yavaştı. Kontrollü.
Adamın önünde durdu.
Bir süre
hiçbir şey söylemedi.
Sadece
baktı.
Sessizlik bazen en iyi işkenceydi.
Adamın nefesi hızlandı.
Alçin sonunda dizlerini hafifçe bükerek adamın göz
hizasına indi.
Yüzü artık çok yakındı.
“Bak,” dedi sakin bir sesle.
Sesi yumuşaktı.
Ama içinde tehdit saklıydı.
“Ben sabırlı bir insanım.”
Adam dudaklarını araladı ama sesi çıkmadı.
Alçin başını hafifçe yana eğdi.
Kızıl saçlarının birkaç teli yüzüne düştü.
“Gerçekten sabırlıyım.”
Arkasındaki adamlardan birine kısa bir bakış attı.
“Fakat…”
Gözlerini tekrar sandalyedeki adama çevirdi.
“Adamlarım o kadar sabırlı değil.”
Adamın bakışları panikle odadaki diğer adamlara kaydı.
Onların yüzlerinde ise hiçbir duygu yoktu.
Alçin bunu fark edip hafifçe gülümsedi.
Ama bu
sıcak bir gülümseme değildi.
Bir
avcının gülümsemesi gibiydi.
Alçin
yavaşça ayağa kalktı.
Tam
dönecekken gömleğinin omzu biraz daha açıldı.
Ve
dövmesi tamamen ortaya çıktı.
Siyah
mürekkep ışığın altında keskin görünüyordu.
Sandalyedeki
adamın gözleri o mühürde takılı kaldı.
Bir an
için nefesi kesildi.
Tanımıştı.
Alçin
bunu fark etti.
Ve o an
gülümsemesi biraz daha büyüdü.
“Demek
fark ettin.”
Adam
titremeye başladı.
“Sen…”
Sesinin
tonu kırılmıştı.
“Sen…
Lil—”
Alçin
bir anda adamın çenesini yakaladı.
Parmakları
sertti.
“İsimleri
yüksek sesle söylemeyi sevmem.”
Adamın
gözleri büyüdü.
Alçin
yüzünü ona biraz daha yaklaştırdı.
Fısıldadı.
“Şimdi
tekrar soracağım.”
Sesi