“Kız kayıp, oğlum. Üç haftadır ne ölüsü ne dirisi yok…”
Baran’ın her kelimede sesi uzaklaşıyormuş gibi hissederken Rizgar, kulaklarına dolan uğultu, zihnindeki her bir siniri tetiklemişti.
Az önce Nalin’in ölümü de dahil pek çok senaryoyu aynı anda aklından geçirdiğinden mi bilinmez, odaklanma sorunu yaşarcasına tepkisizdi.
Öylece Baran’ın yüzüne bakıyordu fakat orada bir şey gördüğü, hatta görmeye çalıştığı bile söylenemezdi.
“Rizgar?” dedi Baran, onun ifadesine yerleşen dehşeti havada yakalayarak. “Dedim sana, oğlum, sakin ol. Henüz kesin bir şey yok.”
Baran koluna hafif sert bir tavırla dokununca Rizgar, başka bir dünyadan gelmiş gibi yutkunarak gözlerine baktı. Ardından usulca geriye yaslandı.
“Halamın oğlu… boktan şakan bittiyse, gidebilir miyiz acaba?” diye mırıldandı. “Farkında mısın bilmiyorum ama hiç o havada değilim.”
Baran kaşlarını yukarı itip onu tam manasıyla anlamaya çalışırken, Rizgar daha dakikalar önce eline alabildiği telefonunu cebinden çıkardı.
O ana kadar Nalin’i aramamıştı. Sürpriz mi yapmak istiyordu yoksa onun yine iletişim kurmak istemeyeceğinden mi korkuyordu bilinmez, sonraya bırakmıştı…
“Aradığınız numara kullanılmamaktadır…”
Yine de Nalin’i aradığında duyduğu bu uyarı bile Baran’ın o boktan şakasına inanmasını sağlamamıştı. Tabii, onu tekrar tekrar aramasına da engel olamamıştı.
“Rizgar… oğlum, bak bana.”
Baran, onun geçen her saniyede daha da beter öfkelendiğini görünce bir kere daha konuşmaya başladı.
“Mahir abiye gidelim. Seni bekliyor. Bu meseleyi de…”
“Senin nereye gittiğin sikimde değil!” Rizgar, öfkesini durmaksızın kusan siyahlarını Baran’a çevirip dişlerini sıktı. “Beni Nalin’e götür…” Bir an duraksadı.
Ardından: “İn!” dedi, kapıyı açıp çıkmak için hamle yaparken. “Ben giderim!”
Hızla diğer tarafa geçip kapıyı açtığında, Baran’ın itiraz etmeye fırsatı olamamıştı.
“Dinlemiyor musun lan?” Baran, araçtan inmek yerine bir eliyle direksiyona sıkıca tutunarak çıkıştı. “Seni götürebileceğim bir Nalin yok, yok!”
Rizgar, sanki karşısında kuzeni değil de can düşmanı varmış gibi Baran’ın yakasına yapıştı.
“Kapa çeneni!” diye hırladı. “Yoksa ben kırmaktan çekinmeyeceğim!”
“Sakinleş!” Baran yine de alttan aldı. “Çenemi de kırsan, kellemi de alsan bu gerçeği değiştiremeyecek. Şimdi bin de gidelim.”
“Siktir git!”
Rizgar, bir süre burnundan soluyarak yüzüne baktı ve en nihayetinde Baran’ın yakasını göğsünü yumruklayarak bıraktı. Sırtını dikleştirip birkaç adım ileri atarak araçtan ve ondan uzaklaştı. Turgut’u aradı.
“Turgut, beni al!” dedi ve telefonu kapattı.
Turgut taş çatlasa on beş dakikaya onun yanına ulaşırdı ama Rizgar’ın o on beş dakikaya dayanabilmesi imkânsızdı… ve Baran da bunun farkındaydı.
Araçtan bir hışımla çıkıp Rizgar’a yetiştiğinde, kolunu yakalayıp sarsarak sıktı.
“İçimizden geçtiler lan!” dedi. Yükselen sesi sinir ve büyük bir isyanla kaplıydı. “Senin tek derdin Nalin, öyle mi? O bir buçuk ayda abi ne yaşadı biliyor musun? Biz ne yaşadık? Kime, niye boyun büktük, haberin var mı?”
Rizgar yutkunmaktan kendini alamadı. Aklı Nalin’le doluydu evet, ama kabul etmesi gereken bariz gerçekler