Ruh bazen en ağır yükü, hiç konuşulmayan bir odanın sessizliğinde sırtlanırdı. Ve bazı borçlar vardır ki ne yaparsan yap ödemeye ömrünün yetmeyeceğini daha on iki yaşındayken, o kapı aralığından öğrenirdin.
Oturma odasının sarı ışığı, babam Yaşar Altıntaş’ın hafif kırışmış alnına vururken, masanın üzerindeki o kâğıt parçası bize biçilen hayatın bedeli gibi duruyordu adeta. Karşısında 24 saatlik nöbetten çıkmış, henüz üstünü bile değiştirmeye fırsat bulamamış annem Gül, yorgun gözlerle sanki dünyaya değil, iki kızının kaderine bakıyordu. Aramızda bir uçurum vardı ama o uçurumu kapatacak şeyler sözler değildi.
Annem ciğerini yırtan derin bir nefes aldı. Sağ eli sol bileğinin üstüne gitti. Yıllardır teninin bir parçası olmuş, her sarsıntıda birbirine çarparak tiz bir ses çıkaran burma bilezikleri yavaş yavaş, adeta derisinden kazırcasına çıkardı. Çok değil, iki taneydi; oda birisi ablamın, birisi benim doğumumda takılmıştı. Hayat güvencemizdi onlar. Her ne kadar sıkışırsak sıkışalım, hiç paramız olmasa dahi o bileziklere dokunmamıştı babam. Tabii ben bildim bileli borcumuz vardı ama... Annemin bileğindeki o altınlar, bizim geleceğimizin kelepçesiydi aslında; o an çözüldüler. Ve sehpanın üzerindeki o eskrim ekipman listesinin tam ortasına, tok bir sesle bırakıldılar.
“ŞANG!”O ses, zihnimin ortasına düşen bir çığlığın ilk sesiydi.
“Miray zaten gidiyor Yaşar,” dedi annem. Sesi bir fısıltıdan ziyade ruhun intiharı gibiydi. “Simay’ı da arkada bırakmayacağız Yaşar. Eksik kalmasın kızım. Ne gerekiyorsa alınacak, söyle Yusuf Hoca'ya.”
Kapının arkasında nefesimi yutarken, gözyaşlarımın yanağımda açtığı o soğuk yolda anladım. O parıldayan demir maskeler, elimde tuttuğum epelerim sadece soğuk bir demirden ibaret değildi. Onlar annemin bileğindeki o çıplak beyazlığın, babamın bükülen boynunun eseriydi.
Yıllar sonra, eskrimin o ışıklı, kibirli pistinde kendimi her kaybettiğimde, zihnim bana “Dur artık, galip gelemezsin,” diye fısıldadığında kulağımda ne hakemin “halt” komutu ne de tribünlerin sesi olacaktı...
Ben sadece, o ahşap sehpanın üzerinde bırakılan altınların o ağır, lekeli sesini duyacaktım. Çünkü benim hikayem birinin varlığıyla değil, bir kadının bileğindeki yoklukla başlamıştı.