Bizim dünyamızı birçoğunuz merak ediyorsunuz, biliyorum… Zaten kesinlikle merak uyandırıcı bir dünyamız var demeyi çok isterdim… Ama hiç öyle merak edilecek bir dünyamız yok. Periler âlemi… Sıkıcı, hatta çok can sıkıcı bir yer. Herkes de bir sakinlik, bir mutluluk… Pollyanna’dan bile daha saf bunlar.
Ben Alize… Evet, tahmin edeceğiniz gibi bir periyim. Ama kesinlikle peri olmak bana göre değil. Annem kabul etmek istemese de benim ruhumda farklı şeyler var, seziyorum. Babam var mı? Varsa kim, kesinlikle bilmiyorum. Zaten ilk perilerle ters düştüğüm konu da oydu…
Bulunduğum toplulukta hiç erkek peri yok. Bence hepsini zindana attılar. Ya da Hera hepsini yedi… Çocukluğumdan beri hiç arkadaşım yok. Hiçbiriyle anlaşamıyorum. Onlara göre her şeyi sorguluyormuşum. Ne var canım bunda, merak ediyorum.
Kimseye söylemeyin ama bir tane arkadaşım var. Hem de çok yakın bir arkadaş… Ama küçük bir sorun var aramızda. Küçücük bir sorun… O bir cadı.
Evet, yanlış duymadınız. Bir cadı ve bir peri en yakın iki arkadaş. Zaten erkek perilerin de var olduğunu arkadaşım Zelda’dan öğrendim. Herkesten gizli bir şekilde birbirimizin ormanlarına gidiyoruz. Şekil değiştirebilme özelliği en sevdiğim şey olabilir. Tabii bir de cadılar ormanı… Çok eğlenceli bir yer.
Zelda ile birlikte kazanlarda büyüler yapmak muhteşem bir şey. Keşke peri olmak yerine cadı olsaymışım…
Buradakiler bana daha inandırıcı geliyor. Mutlulukları, kavgaları, hatta birbirlerinin arkasından yaptıkları büyüler…
Hera benim cadılar ormanına geldiğimi bilse beni yüz yıl zindana atar. Ama hiç umurumda değil. Ne yapayım, onlar da eğlenceli kişilikler olsaydı… Hayır, kötülük yapayım, kavga çıkartayım diyorum; “Özür dilerim… Özür dilerim…” deyip duruyorlar.
Bugün Zelda ile buluşacağız. Canım benim ya, tam bir haftadır görüşmüyoruz. Çok özledim… Yani yaptığımız kötülükleri de özlemiş olabilirim.
Gizlice Zelda ile ortak noktamıza geldim. Geldim ama nereden bilebilirdim ki Hera’nın beni takip ettirdiğini… Ağacın tepesine çıkıp Zelda’yı beklerken bir anda kendimi kafesin içinde buldum.
Daha ben neler olduğunu anlamadan mahkemem kurulmuştu…
Kafesin demirleri soğuktu… ama içimi donduran şey demirler değildi. Onların bakışlarıydı.
Sanki ben bir suçlu değil… bir hastalıktım.
Aşağıda yarım daire şeklinde dizilmiş periler… Hepsi o kusursuz, o sinir bozucu sakinlikleriyle bana bakıyordu. Kimsenin yüzünde öfke yoktu. Kızgınlık yoktu. Hatta merak bile yoktu.
Sadece… hayal kırıklığı.
Of, keşke bağırsalardı. Keşke biri çıksa da “Sen nasıl bunu yaparsın!” diye yüzüme çığlık atsaydı.
Ama yok. En sinir bozucu şey ne biliyor musunuz? Affetmeye hazır olmaları.
Ortalarında, diğerlerinden daha parlak, daha “mükemmel” görünen biri vardı. Tabii ki de Hera. Kanatları diğerlerinden daha büyük. Işığı neredeyse göz alıyordu. Ama ben o ışığın içindeki karanlığı görüyordum. Ya da öyle olmasını istiyor da olabilirim…
Göz göze geldik.
Gülümsedi.
İşte o an içim ürperdi.
“Alize…” dedi