Bazı alışkanlıklar insanın hayatına sessizce yerleşirdi. Ne zaman başladığını hatırlamazdınız. İlk gün neden yaptığınızı bilmezdiniz. Sonra bir bakardınız, o küçük şey hayatınızın vazgeçilmez bir parçası olmuş. Benim için saat 23.17 böyleydi.
Duvarımdaki saatin akrep ve yelkovanı birbirine yaklaşırken bilgisayar ekranındaki son cümleye baktım. Yazdığım paragrafın sonuna bir nokta koydum ve ellerimi klavyeden çektim. Saat 23.16. Bir dakika.
Her gece olduğu gibi telefonumu masanın üzerine bıraktım. Ekran kapalıydı. Yine de birkaç saniyede bir bakma isteğimi engelleyemiyordum. Bunun saçma olduğunu biliyordum. Onu hiç görmemiştim. Sesini bile gerçek anlamda duymamıştım. Adını bilmiyordum. Ama her gece tam 23.17’de gelecek tek bir mesajı bekliyordum. Saat değişti.
23.17.
Telefonum titredi. İstemeden gülümsedim. Mesaj tek cümleydi.
“Bugün yazabildin mi?” Parmaklarım ekranın üzerinde birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra cevap verdim.
“Hayır. Bugün kelimeler benden kaçtı.” Cevap birkaç saniye sonra geldi.
“Belki de kelimeler senden kaçmıyordur. Belki onları fazla zorladığın için saklanıyorlardır.”Kaşlarımı çattım. Her gece yaptığı gibi yine beni düşünmeye zorlamıştı.
“Senin için her şey bu kadar kolay mı?” Bu kez cevap biraz gecikti.
“Hayır.” Tek kelime. Sonra bir mesaj daha geldi.
“Ben de bugün tek bir nota bile yazamadım.” Gülümsedim. İşte onun hakkında bildiğim birkaç şeyden biri buydu. Müzisyendi. Bazen bestelerinden bahsederdi. Bazen gecenin bir yarısı aklına gelen melodilerden. Bazen de hiçbir şey anlatmadan sadece gününün nasıl geçtiğini söylerdi. Ben de yazardım. O notalarla kendini anlatırdı. Ben kelimelerle. Garip bir şekilde birbirimizi tamamlıyorduk.
“O zaman bugün ikimiz de başarısızız.”
“Belki de bugün üretmemiz gerekmiyordu.”
“Peki ne yapmamız gerekiyordu?” Uzun bir sessizlik oldu. Ekranın başında bekledim. Sonunda mesaj geldi.
“Sadece burada olmamız.” Cümleyi birkaç kez okudum. Sonra telefonumu masaya bıraktım. Bazen insan, hiç tanımadığı birinin birkaç kelimesinde kendini bulabiliyordu. Bizim konuşmalarımız böyle başlamıştı. Aylar önce. İlk mesajı kimin attığını bile artık hatırlamıyordum. O zamanlar birbirimize sadece birkaç cümle yazıyorduk. Sonra geceler uzadı. Mesajlar çoğaldı. Sessizlikler bile anlam kazandı.
Tek bir kuralımız vardı. Gerçek hayat hakkında soru sormamak. Ne isim. Ne yaş. Ne adres. Ne yüz. Birbirimizin hayatına gündüzleri girmeyecektik. Sadece 23.17’de buluşacaktık. Belki de bu yüzden ona güveniyordum. Çünkü beni tanımak için yüzüme ihtiyacı yoktu. Ben de onun kim olduğunu bilmeden, cümlelerinin arasındaki insanı tanımaya başlamıştım. Telefonum yeniden titredi.
“Bugün biri bana çok kötü bir şarkı dinletti.” Kaşlarımı kaldırdım.
“Senin gibi bir müzisyene kötü şarkı dinletmek büyük cesaret.”
“Ben de aynısını söyledim.”
“Ne dedi?”
“‘Sen anlamıyorsun,’ dedi.” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Belki de gerçekten anlamıyorsundur.”
“Bunu söyleyen ilk kişi sen oldun.”
“İlk olmak güzel.”
“Bazen ilk olmak iyi değildir.” Bu kez cevap vermedim. Çünkü ne demek istediğini anlamıştım. Bazı şeylerde ilk olmak, bir şeyin sonunu da beraberinde getirirdi. Saat 23.24 olmuştu. Her gece konuştuğumuz birkaç dakika içinde bile zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyordum. Ekrana son bir mesaj yazdım.
“Yarın görüşürüz, yabancı.” Karşıdan gelen cevap her zamanki gibiydi.
“Yarın 23.17’de.” Telefonu kapattım. Odanın sessizliği yeniden üzerime çöktü. Yatağa uzanırken onun kim olduğunu düşündüm. Belki başka bir şehirdeydi. Belki benim yaşadığım sokaklardan birinden geçiyordu. Belki aynı yağmuru izliyorduk. Belki de bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda aynı yerde bulunacaktık. Ama