Onu gördüğüm an içimden “İşte hayalimdeki adam bu!” diye geçirdim.
Siyah kumaş bir pantolonun üzerine sade bir beyaz gömlek giymişti. Gömleğinin yakasındaki siyah papyon, bütün görüntüyü tamamlıyordu.
Saçı üç numaraydı. Yuvarlak yüz hatları, küçük ve hafif çekik gözleriyle birleşince ortaya tuhaf bir özgüven çıkıyordu. Bakışları sanki “Bu dünyada bana karşı koyabilecek kimse yok,” diyordu.
Yandan gülümseyerek bize doğru yaklaşmaya başladı.
Aman Tanrım… Bana mı gülümsüyor yoksa?
Kalbimin, uzun bir aradan sonra ilk kez bu kadar hızlı attığını hissediyordum.
Normalde etrafıma pek dikkat eden biri değildim. Karşıma çıkanları ya beğenmezdim ya da “Bu bana fazla,” deyip daha baştan geri çekilirdim. Zaten çok konuşkan biri de sayılmam. Bu yüzden çoğu zaman fark edilmezdim. Edildiğimde ise genelde şu cümleleri duyardım:
“Sen neden bu kadar sessizsin?” ya da “Ay, ne kadar sevimli bir kız… sessiz sessiz, gıkı bile çıkmıyor.”
Kısacası, çoğu insan için ben bir insan değil, evcilleştirilmiş bir kedi gibiydim.
Hayatımda sadece bir kez, ilk erkek arkadaşım olan o insana karşı bir şeyler hissetmeye çalışmıştım. Asrın hatasıydı. Uzun bir süreyi, onun başka kızlara gidip sonra tekrar bana dönmesine izin vererek geçirdim. Aptal gibi… hem de bile bile.
En sonunda nasıl cesaret bulduysam, son dönüşünde onu bir kafeye çağırdım. Bir bardak buzlu su istedim. Sonra da o suyu hiç düşünmeden kafasından aşağı döktüm. Aylardan ocaktı. Dizime kadar kar vardı. Neyse ki… bunu fazlasıyla hak etmişti. O günden sonra kimseye kolay kolay kapı açmadım.
Ama bu sefer… farklıydı.
Karşımda, sanki peri padişahının oğlu varmış gibi, bana doğru gülümseyerek yürüyen biri vardı.
Ve yemin edebilirim, o an etrafımızda küçük yeşil periler uçuşuyor, şarkı söyleyerek aşk dansı yapıyordu.
“İşte Selin ve yeni sevgilisi geliyorlar.”
Aslı’nın sesiyle birlikte o perilerin sesi bir anda boğuklaştı. Kanatları karardı. Minik şeytanlara dönüştüler sanki.
O an çocuğun yanında… bizim sıska Selin’i fark ettim.
Liseye başladığımızdan beri dört yılı birlikte geçirmiştik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Selin grubun en sosyal, en flörtöz olanıydı. İncecik, küçük bir kızdı. Saçlarını hep omuzlarında bırakır, tenine pek yakışmasa da ısrarla sarıya boyatırdı. Yıllardır hiç değişmemişti.
Kocaman kahverengi gözleri ise hala yüzüne bir beden büyük geliyormuş gibi dururdu.
Açıkçası bir araya geldiğimiz her anda onunla neden arkadaşlık yaptığımı sorgulamıştım. Sanırım Aslı'nın hatırı içindi. Çünkü Selin, her zaman bizden hoşlanan çocukları ya da bizim hoşlandıklarımızı elde etmeye çalışan hırs dolu bir kızdı ve bir şekilde başarılı da olurdu. Bu konuda kaç kere Aslı'yı uyarmak istesem de, bir türlü onun bu yönünü fark etmiyor, ya da görmek istemiyordu. Sonunda da, Selin en büyük vurgununu yapmış olmalıydı. Ben de bu sayede karnımda kelebek olmayı bekleyen tırtılları, kanatları çıkmadan yemiştim.
“Merhaba, ben Ozan.”
Selin’in yanındaki o melek yüzlü çocuk, yüzüne gülümsemesini biraz daha yerleştirerek elini uzattı.
Sanki gülümsemese eksik